Hayat, Futbola Fena Halde Benzer | Vedat Altun

“Hayat, futbola fena halde benzer” diyordu, Savaş Dinçel, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde. “İstediğin kadar yeteneğin olsun, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin…” Keşke hayat ve futbol arasındaki benzeşmeler bu kadarla sınırlı kalsaydı da, takım olamayınca kaybettiğimizi daha net kavrasaydık.

Futbolu hayat şekillendirir biraz, yön verir, kendine benzetir ve bir bakarsın ki hayatın aynısını oracıkta görüvermeye başlamışsın. İnanmak istemesen de bir yerlerden yakalar seni. Gördüğün, yaşadığın, inanmak istemediğin, sinirlendiğin ve tabi ki mutlu olduğun her şeyin bir kopyası aslında oynanıverir yanı başında. Biraz fazla buğulu oldu cümleler, bir “Hoh” deyip yazmaya başlayalım en iyisi.

Futbol her yerde devam ediyor, hayatımızın devam ettiği gibi. Bir tarafta şampiyon olmak isteyen takımlar borç batağında ve Divan Kurulu toplantılarında “Artık gidecek yerimiz kalmadı” yorumları yapılırken bir tarafta ise “Yeni Osmanlıcılık” rüyası ile kendini Orta Doğu’nun yeni şampiyonu ilan eden Türkiye’nin sahip olduğu dış borç her geçen gün katlanıyor, uzmanlar artık yolun sonuna gelindiğini söylüyor.

Bir tarafta taraftarı fişleyip, “İstemedikleri taraftarları” stada almamak için geliştirdikleri mucizevi araç passolig uygulanmaya devam ediyorken, diğer tarafta kendi yandaşına rant sağlayan, kendinden olmayanları ise bir bir fişleyen hükümetin fişleme belgeleri açık açık ortaya çıkıyor, bunu ortaya çıkaran basın emekçileri ise basın toplantılarına bile alınmıyor.

Kendisini külhanbeyi ilan eden kulüp başkanları hakemleri istediği gibi arayabiliyor, bundan korkan spor yazarları “Başkanın samimiyetine inandıklarını” dile getirebiliyorken; külhanbeyi olan devletimizin başındaki zatlar ise istediğine fırça atıyor, istediğine tokadı basıyor, karşılarındaki üç beş gazeteci bozuntusu ise, “Bu zamana kadar bu kadar samimi hükümet görmemiştik” demekten kendini alamıyor.

Bir tarafta milyonlarca dolar ligin tepesinde hunharca harcanıyor, geri kalan liglerde oynayan futbolcusundan emekçisine herkese bir gün oralara gelebilme hayalini gerçekleştirme özgürlüğü bırakılıyorken, bir tarafta ise kocaman bir servet, bir avuç sermayedarın elinde hunharca tepeleniyor, geride kalan herkese ise, “Bir gün sen de böyle olabilirsin” umudunun peşinden gitmek kalıyor.

Sahi, aynı şeyleri yaşıyoruz aslında. Hayatın her alanına sirayet eden gericilik, rant, kirli ilişkiler ve saymaktan usandığımız bin bir türlü hal, futbolu da onun bir parçası yapıvermiş. Farklı bir sonuç beklemek sanırım ahmaklık olurdu. Hoş futboldan beklentimiz zaten tertemiz olması ya da bu hayattan kopması değil tam tersine bu hayatın daha da içinden, bizim gibi, herkes gibi olmasıydı. Ama hayat kirlendikçe futbol da hali ile kirleniyordu.

Rahmetli Metin Abimiz, Metin Kurt, kendisi için çekilen belgeselde şu anıyı paylaşıyordu; “Genç bir çocuk, benim oturduğum yerin üstüne vuruyor ve “Metin Abi” diye bağırıyordu. Ben de döndüm ne istediğini anlamaya çalıştım. Benim ayakkabı bağımı istiyordu. O sıra bakarken bir şey dikkatimi çekti. Çocuğun ayakkabısı yoktu, ayakları çıplaktı”. Yoksulluğun geldiği o dönülmez noktayı anlatan simsiyah bir hikâye. Hayatla bağı ise istemediğimiz kadar gerçek. Soma faciasında madenden çıkarılan, ama sedye kirlenmesin diye çamurlu ayakkabılarını işaret eden madencinin hayatla kurduğu bağ da en az o çıplak ayaklı çocuk kadar gerçekti. Bir ayakkabının var olup olmaması ancak böyle bir noktada kesişebilirdi. Hayatın yansımasının her bir karesi aslında bu kocaman sahada apaçık meydandaydı. Ne görebilecek göz ne de duyabilecek kulak bırakmışlardı bu hengâmenin içinde.

Atılan bir gol bir yerden sonra değersizleşmiyor muydu? Anlık sevinçlerin hayatın içindeki kısacık mutluluklardan farkı ne idi? Hayattan zevk almak için, bezen stresimizi atmak için, bazen ise hayata tutunmadaki tek bağımız olan futbol, hayatın ta kendisi olmamış mıydı? İstediğimiz kadar gol atsak da, şampiyon olsak da, yensek de yenilsek de, düzinelerce gol yesek de değişmeyen o futbol sevgimiz, o çıplak ayaklı çocuğun ayağının çıplaklığı gerçeğini de değiştiremiyordu işte. O gerçek hayattan kopmamak için belki de oracık da duruyordu. Ve belki de unutulsun diye, o “İstenmeyen taraftarlar”ın içerisine ayağına ayakkabı alamayacak olan taraftarlar da alınıvermişti. Paran yoksa ne bu hayatta ne de bu tribünlerde bir koltuğa sahiptin.

Savaş Dinçel çok güzel diyordu: “İstediğin kadar yeteneğin olsun, iyi bir takımın yoksa kaybedersin, evet kaybedersin”. Hiç takım olamadık, takım olmaktan korktuk. İzlemeyi tercih ettik. Böylesi hep daha güzel oldu. Yığınlar hareket ederse ettik ama sonra tekrar kabuğumuza çekildik. Bir olunca tarih yazmayı öğrendik ama karşımızdakine “The end” diyemedik. Evet, kaybederiz; örgütlenmeyi, takım olmayı bilemedikçe kaybederiz. Tribünlerden izlemeye devam ederiz hayatı, tıpkı futbol gibi. Ama eğer bir gün aynı ayakkabıyı giyme iradesini gösterip takım olabilirsek, attığımız golün sevincini 90 dakika değil bir ömür yaşarız.

 

Vedat Altun

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir