Düşlere Bulanmış Zamanlar | Sinan Yılmaz

  Yüzünü bir kez güldüremediğim anneme, beni hiç dövmeyen babama, Ertuğrul’a, kim olduğumu bilmesine gerek olmayan ilkokul aşkıma, bizi şampiyonluktan eden ama benim de yine hiç küfür etmediğim Fevzi’ye, “mutsuzluğa da varım” diyenlere ve en sevdiğime…

 

 

90’ların başı.

 

Ankara’da, etrafı hep gecekondularla dolu olan iki apartmandan birinde yaşıyoruz. “İnşaat ya resulullah” diyenler o zaman şimdiki kadar fazla değil. Kentsel dönüşüm, kentsel sömürü henüz girmemiş hayatımıza. Hala top oynayabildiğimiz kocaman alanlar var. Mahalle maçları yaptığımız, oturup gazoz içebildiğimiz, yuvarlandığımız, kavga ettiğimiz. Kavgaları biz genelde oyun olsun diye ederdik. Bizim jenerasyonun özlemle anlattığı o mahalle kavgaları bizim oralarda hiç olmazdı. Yani ne bileyim, ellerimize sopalar alıp gidip basmadık bir mahalleyi mesela hiç. Eksikliğini hissettiğim de söylenemez.

 

Sabah güneşin doğmasına müteakip çıkıp, akşam balkondan annemizin bağırma sesini duyana kadar devam eden maçlar kıran kırana geçerdi. Nasıl bir ciğer varmış yahu, hala aklım almaz. 10 saat aralıksız top oynayabilmek nedir? Bir formam var, Beşiktaş forması. Çakma ama aşığım, üzerimden çıkarmıyorum. Sağı solu yırtılmış, yuvarlanmaktan renkleri solmuş, birbirine girmiş ama seviyorum. Onu giymeden çıkmıyorum maçlara. Herkesin Şifo Mehmet olduğu zamanlarda ben Ertuğrul’dum. Neden o kadar çok sevdiğimi Ertuğrul’u, hala bilmem.

 

Bir gün geldim okuldan, formamı giyip çıkacağım dışarı (Sabahçı-öğlenci vardı o zamanlar. Sabahçı olmayı hep daha çok sevdim ben). Formamı arıyorum ama yok. Anneme sordum, bilmiyor. Sonra gözüme çarptı banyonun önündeki kovanın içinde. Anlam veremedim önce, yıkanmak için orada duruyor olamazdı çünkü vardı merdaneli bir çamaşır makinemiz. Aldım kovanın içinden ama sadece yarısı. Tahmin ettiğiniz gibi annem o formayı yer bezi yapmıştı.

 

İlk hayal kırıklığım. İlk çaresizliğim. Burnumun sümüğü, ağzımın salyası, gözümün yaşı birbirine karıştı. Şimdi ne söylediğimi hatırlamadığım bir sürü şey söyledim anneme. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum, ben bağırdıkça annemin terlik darbeleri kafamda, ağzımda patlıyor. Koşa koşa çıktım evden, bir daha dönmeyi de düşünmeyerek.

 

İlk defa formasız oynadım o gün, ilk defa gol attıktan sonra “Ertuğruuuul” diye bağırmadım. Maç bitti, akşam oldu, eve dönmeme fikrim kayboldu. Kabul edersiniz ki 9 yaşındaysanız aldığınız kararları uygulamak biraz zor olabiliyor.

 

Annem karşıladı, kızdı baya. Eve; kan-ter, toz-toprak içinde geldiğim her gün kızardı zaten ama o gün biraz daha az kızdı sanki.

 

Öğlen yeterince dövdüm nasılsa diye düşündü belki de bilmiyorum. Ama o gün anladım bir şekilde annemin de üzüldüğünü halime. Pişmanlığı vardı sanki. Ama nereden bilsin kadın, 9 yaşındaki oğlunun en sevdiği şeyin, “artık hiçbir şeye benzemediği için yer bezi olmayı hak eden” forma olduğunu. Onun bu halini kullanmak için ben kızmaya başladım bu defa, dudaklarımı bükerek, kendimi acındırarak. Tepki vermedikçe ben dozu arttırdım, sesimi yükselttim, şu anda yine hatırlayamadım bir sürü çirkin şey söyledim. Kafama, yine şu anda ne olduğunu hatırlayamadım bir cisim inene kadar devam etti bu, sonra ağlayarak uyumuştum. Sabah uyandığımda şefkatle bakıyordu bana…

 

O günden belliydi belki de benim annemin yüzünü bir kez olsun güldüremeyeceğim. O günden belliydi belki de, ben annemin yüzünü bir kez olsun güldüremesem de o şefkatle bakmaktan vazgeçmeyecekti. İlk hayal kırıklığımı bu şekilde tatmıştım, hâsılı…

 

Hayal kırıklıklarımızın müsebbipleri, ne yazık ki annemiz kadar şefkatle bakmaya devam etmiyorlar her zaman.

 

İlkokul aşkım Filiz’den de ayrılmak zorunda kalmıştım yine o dönemlerde. Taşınmıştık. Gizlice çantasına mektuplar bırakırdım ben, yine şu anda tam olarak ne yazdığımı hatırlamamakla beraber; “seni çok seviyorum, benim kim olduğum önemli değil” gibi şeyler yazan mektuplar. Yine kabul edersiniz ki 10 yaşında bir çocuksanız, aşkınızı izah etmekte zorlanmanız çok normaldir. Bir keresinde onu sevdiğimi belli etmek için, beslenme çantamdaki küçük çokokrem kutusunun üzerindeki alüminyum folyoyu yüzüne sürmüştüm. Küçük küçük, derin olmayan ama oldukça fazla çizikler oluşmuştu. Babası babamın arkadaşıydı, o babasına, babası da babama söylemişti ama allahtan bizi hiç dövmeyen bir babamız vardı. İkinci hayal kırıklığım da buydu sanırım; yüzünü alüminyum folyo ile çizecek kadar çok sevdiğim Filiz’den ayrılmak zorunda kalmam. Bana sorarsanız, o da bana karşı boş değildi ama…

 

Sonra işler değişiyor tabi, büyüdükçe kirleniyoruz. Büyüdükçe, öğrendikçe, kirlendikçe daha çok çirkinleşiyoruz. Kimse kimsenin her şeyi olmuyor artık. Herkes her şeyi biliyor artık.

 

Bizim şansımız olsa gerek, ya da şanssızlığımız; bize gelenler artık tecrübe kazanmış oluyorlar. Hep bizden önceki ilişkilerinde her şeyi yapan taraf onlar oluyor, hep her şeyi yapmalarına rağmen üzülen taraf onlar oluyor, hep bizden öncekiler için her şeyi yapmış ama artık bunun gereksiz bir çaba olduğunu fark ediyorlar.

 

Hep bu yüzden bize geldiklerinde eksik bir şeyler var diyorlar.

 

Yani sanki hayatımız çok güzelmiş, her şey yerli yerindeymiş de, sanki çok güzel, çok sevdiğimiz işlerde çalışıyor, çok güzel paralar kazanıyormuşuz da, sanki devletimiz her hakkımızı çok güzel koruyor, gözetiyormuş da, sanki sağlığımız çok iyiymiş de, sanki çocuklar ölmüyor, savaşlar olmuyormuş da, tek eksiğimiz ilişkimizde ne olduğunu bilmediğimiz eksiklikmiş. Ben bunu anlamıyorum, anlamadım, anlamayacağım…

 

Bize gelene kadar başkaları için her fedakârlığı yapanlar, bize geldiklerinde (burada bir parantez açmam gerek. Biz dediğim kişiler; hala yalansız, dolansız, amansız sevenler. Sevdiğinin gözlerinde boğulanlar, sabah uyandığında hayatta olduğundan önce aklına sevdiği gelenler, yüreği akanlar, gözyaşları akanlar, düşlere bulanmış zamanlarını sevdiğinin yüreğine armağan edenler… Hepsinin yüreğinden öpüyorum) rüzgâr ters yönden esiyor. Hakem taraf tutuyor, tribünler yabancı cisimler atıyor. Alakasız pozisyonlarda takımı eksik bırakıyor, penaltıya sebebiyet veriyor, hiçbir şey yapmasa ofsayta düşüyorlar.

 

Bizi, son dakikada rakip baskısı bile yokken ayağının altından topu kaçırıp gol yediği için şampiyonluktan eden, ya da küme düşüren kaleci ruh haline sokuyorlar. Sanki yıllarca küfür edecek birileri bize, hatırladıkça…

 

Mutsuz etmemek için öldürmek reva mıdır? Mutlu olmak kural mıdır? Emrah Serbes yazmıştı, Behzat Ç’de Erdal Abi canlandırmıştı; “Mutsuz olalım. Hep mutlu olunacak diye kural yok ya, biz de mutsuz olalım, olmaz mı?”

 

Motorları maviliklere, topları ceza sahasına, yüreğimizi götürdüğü yere sürelim…

 

Olmaz mı?

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir