Balon | İbrahim Dervişoğlu

Uyandım. Güzel rüyamın ağzımda bıraktığı o şekerli tadı fırçalamak içimden gelmedi. Yüzümü tıraşa tuttum. Evet, hâlâ gülümsüyordum. Aynaya bakarken yakışıklı olduğumu bile düşündüm. Sonra yatağımın yanındaki “Büyük Saat”in kapağını gördüm. Turgut Uyar’a sövdüm. Canım sıkılmıştı. Evde kahvaltı yapmadım. Dairede yaparım diye kurdum. Evden çıktım. Simit fırının önünden geçerken durdum, iki simit aldım. Daireye geldim. Saate baktım. Dairenin çay ocağına oturdum. Muammer, çay çökmüş mü diye demliklere göz gezdiriyordu.

“Çökmüş mü?” diye sordum.

“Daha ister,” dedi.

“Bekleriz,” dedim. “Bu arada, günaydın Muammer.”

“Günaydın Rıza Bey.”

“Simit aldım, yer miyiz?”

Kafasıyla olurladı Muammer.

Sehpanın üzerinde duran gazetelerden birini aldım elime. Gözlerim hemen arka sayfa güzelini aradı. Ben de sırf günüm güzel geçsin diye gazetenin arka tarafını çevirdim. Büyük bir ciddiyetle Latin Amerika’ya taşınmayı tasarlarken, Muammer önüme bir bardak çay koydu. Karşıma oturdu.

“Nasıl koydular ama Fener’e?”

“Deniz Feneri’ne mi?”

“Arsenal’i diyorum. Valla bu gâvurlar futbol oynamıyorlar, sanki şiir yazıyorlar.”

Benim futbolla ilgili bildiğim tek şiir Can Yücel imzasını taşıyordu:

            ISPOR           

            Dünya bir meşin toparlaktır

            Allah da gol

Edebiyat külliyatı savurduğu yaratıcı küfürlerden oluşan bu adamın anlamsız bir futbol müsabakasına “şiir” anlamı yüklemesi dikkatimi çekti. Elimdeki gazetenin spor sayfasını açtım. Muammer haklıydı. Spor yazarlarına göre de durum böyleydi. Dün gece benden habersiz bir şiir yazılmıştı. Okudum. Tüm gazetelerin spor sayfalarını okudum. Yetmezmiş gibi bilgisayarın başına oturduğumda da internetteki spor haberi sayfalarına baktım. Şiir gibiymiş. Futbol beni sarmaya başlamıştı.

Öğlen olmuştu. Sabahtan beri internette gezindiğim için birkaç dosyayı bilgisayara işlemeyi ertelemiştim. Bu nedenle yemeğe çıkmadım. Benimle birlikte birkaç arkadaş kalmıştı dairede. Maaş bordrolarımızın en kıdemlisi Kemal ağabey “Bir şeyler sipariş edelim” dedi. Feyza Hanım, ben ve Lütfü bu öneriyi kabul ettik. Levent, yeni evli olduğu için evden getirdiği sandviçle doyuracaktı karnını. Kemal ağabey hemen, pide salonu sahibi olan kaynını aradı. Biraz hasbıhal ettikten sonra kendine bir buçuk yumurtalı söyledi. Bana baktı. “Kıymalı” dedim. Feyza Hanım, kuşbaşılı kaşarlı; Lütfü ise pastırmalı karışık istedi. Lütfü’nün dairede kendine ait bir tuvaleti olmadığı için kaşlarımızı birbirine yaklaştırarak ona bakınca tercihini kıymalı pideden yana değiştirdi.

Pidelerimizi yerken herkes küçükken annesinin verdiği salığı sımsıkı tutar gibiydi: “Ağzın doluyken konuşma.” Sonra sessizliği Kemal ağabey bozdu. “Şu hoca yok mu, o yiyor Fener’in başını. Arkadaş, bu on birle mi çıkılır Arsenal’in karşısına?” Levent de destek verdi bu görüşe. Asıl ilginç olan Feyza Hanım’ın da futbolla ilgilenmesiydi.

Dayanamadım. Ağzımın kenarından sızan hayvansal yağları peçeteyle sildikten sonra “Bence antrenörün bir suçu yok, o mu oynuyor sahada futbolu?” Herkesin yüzünü bana çevirmesinden cesaret almış, bugün okuduğum spor gazetelerinin köşe yazarlarının fikirlerini kendi düşüncemmiş gibi yansıtmaya başlamıştım, galiba başarılıydım da: “Savunma, sadece savunma oyuncularının görevi sanki. Günümüz futbolu takım savunması yapmayı zorunlu kılıyor. Koşacaksın arkadaş, kim olursan ol koşacaksın. Şimdi hatırlamıyorum takımını, şey var ya hani?”

“Kim, Ronaldo mu?”

“Yok ya, şey yok mu?”

“Messi?”

“Yok ya… Neyse, o saydıklarınız da koşmuyor mu? Bir takımın savunması hücum oyuncularından başlamalı. Sahada basılmadık yer bırakmayacaksın. Bence öyle yani.”

Dinleyenler etkilenmişti. Pidelerimizi çiğnemeye devam ederken Kemal ağabey “Sen takım bile tutmazsın ki!” dedi göbekteki boşluktan sağlam bir koşuyla faydalanıp sonuca gitmeye çalışan bir hücum oyuncusu gibi.

“Futboldan anlamak, onu sevmek için illaki takım mı tutmak lazım Kemal ağabey?”

İyi bir savunma örneği sergilemiştim. Ama bu kadardı. Şimdi korunaksızdım işte. Dönen topu bir daha karşılayamayacaktım. Tıpkı Fener gibi acizdim. Kaygıyla pidemden bir ısırık aldım. Cevabın gecikmesinden sorumun yerine oturduğu anlaşılıyordu. Sonra sessizliği pastırma seven arkadaşımın telefon görüşmeleri bozdu.

“Akşamki maça bir eksiğimiz var.”

Kemal ağabey “Mehmet de mi gelmiyormuş?” diye sordu Lütfü’ye.

“Yok, baldızını istemeye geleceklermiş,” dedi öbürü.

Ardından Kemal ağabeyin birbirine fazla yakın olan gözleri bana baktı, sonra benim yaşlardaki Lütfü’ye. Ben özgüven dolu bakışlarımı Lütfü’ye çevirdim. Lütfü, “Bu akşam 10-11 maçımız var. Oynar mısın?” diye sordu. Bu soruyu bekliyordum, bu soruyu istiyordum, futbolu seviyordum. Ağzım dolu olduğundan kafamı aşağı yukarı salladım. Lütfü’nün keyfi yerine gelmişti. Fener maçından biraz daha konuştuk. Akşam vergi dairesi kadrosunu nasıl mahvedeceğimizin planlarını kurduk.

Mesai bittiğinde paltomu giymek için ayaklandım. Paltomu askılıktan alırken omzuma dokundu Halil ağabey: “Tıpkı söylediğin gibi galibiyete koşullanırsak hiç kimse alt edemez bizi. Sen toptan anlarmışsın be Rıza.”

“Anlamaz mıyım be ağabeyim?”

“Aslanım Rıza, kartalım Rıza, atom karınca Rıza!”

Halil ağabeyin çocukken en sevdiğim çizgi film kahramanının adıyla bana hitap etmesi çok hoşuma gitmişti.

 

Arkadaşlarımın benden önce çıkmasını sağlamak için biraz daha oyalandım dairede. Çarşıya çıkıp ayakkabıcıya uğradım. Bir halı saha ayakkabısı ve forma almalıydım.

“Forma var mı?” diye sordum satıcıya.

“Var” dedi satıcı, “Hangi takımlısın?”

“Arsenalliyim” diye cevapladım.

“Bergamplısı var” dedi.

“Bergamplıyım zaten” dedim ben de. Bunu söylediğimde satıcının neden güldüğünü çok sonra anladım.

Uygunundan bir çift de halı saha ayakkabısı aldım. Kafamda eve giderken bakkaldan bir plastik top almak vardı. Maça kadar evde çalışmayı planlıyordum. Ama bekâr bir adamın eve plastik topla girmesini çok garip bulabilecek komşularımdan çekiniyordum. Sonra bir kırtasiyeye girdim ve evime gizliden gizliye sokabileceğim birkaç balon aldım.

Akşam yemeğinden sonra balonlardan birini alıp şişirmeye koyuldum. Başım dönmeye başladı. O akıl bulanıklığında şişirme işinde biraz ileri gitmişim ki ilk balon patladı. Çok korktum. Damağımı kaldırdım, su içtim. İkincisini temkinli temkinli şişirdim, bağladım. Balonu kanepemin üzerine bırakıp yatak odasına gittim. Yeni aldığım ayakkabılarımı ve formamı giyindim. Oturma odama gelip uyduruktan birkaç ısınma hareketi yaptım. Sonra başladım çalışmaya. Ayaklarımın, dizlerimin, başımın üzerinde defalarca sektiriyordum balonu. Sanırım bazıları yetenekli doğuyordu ve ben de onlardan biriydim. Terlemiştim. Soluklanmak için kanepeye uzandım. Hiç sokağa salınmadan büyütülmüş olmama hayıflandım. Annem dışarı salsaydı beni, kim bilir, belki ünlü bir futbolcu olacaktım. O zaman Latin bir manita yapabilirdim kendime. Tam bugün retina kaydına aldığım arka sayfa güzeliyle başrollerini paylaştığım bir hayal kurmaya başlamıştım ki telefonum çaldı. Arayan Lütfü’ydü ve maçın iptal edildiğini söylüyordu. Ben bozulduğumu belli etmemeye çalışarak “Lig uzun maraton be Lütfü, önümüzde maçlara bakarız” dedim, güldü. Telefonu kapatır kapatmaz sinirden yerde duran balona olanca gücümle vurdum.

Evet. Aynen böyle oldu. Var gücümle vurdum.

İnsanın üzerine basmaya bile kıyamayacağı yemyeşil çimlerle kaplı bir futbol sahasındaydım. Etrafıma bakındım. Tribünler hınca hınç dolu. Binlerce flaş yanıp yanıp sönüyor. Yaklaşık 10 metre ötemdeki kaleci koruduğu kalesini ortalamış. Top beyaz bir noktanın üzerinde… Spiker bağırıyor: “Evet sayın seyirciler. Topun başında Rıza Öndemir. Rıza bu atışı gole çevirirse Belediyespor, Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olacak. Yapılması gereken şey basit: topa vuracağım ve tarihe altın harflerle kazınacağım. Toptan biraz daha açılıp ellerimi belime koyuyorum. Delici bakışlarımla zebella gibi kaleciyi süzüyorum. Tribünler çılgınca adımı zikrediyor: Rı-za, Rı-za, Rı-za… Tribünlere dönüp sağ yumruğumdan çıkardığım işaret parmağımı dik bir şekilde burnuma yaslıyorum. Çılgın kalabalık mesajı alıp susuyor. Kollarımı iki yanıma salıp hız limitimi aşarak koşuyor ve topa olanca kuvvetimle vuruyorum. Ama o da ne? Top çok az ilerledikten sonra havada türlü dönüşler yapıp daha kaleye olan mesafenin yarısına bile gelmeden yere doğru alçalıyor. Tribünler hayatımdaki en büyük utancımı ünlüyor: AAAAAAAA!

“AAAAAAAAA!” diye bağırarak uyanıyorum.

 

İbrahim DERVİŞOĞLU

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir