Bir Sabotaj Öyküsü | Tamer Doğan

Bütün eylem planı yapılmıştı. Acemi ama kararlıydı mahallenin devrimcilikle yeni tanışan gençleri.

Fabrika inşaatının duvarlarını iki kişi yıkarken, çimentolar yırtılıp su ile kullanılamaz hale getirilecek, son olarak keresteler yakılıp malzemeler içine atılacak ve imha edilecekti. En az bir hafta ortadan kaybolacaklardı, aksi halde gözaltında kaybedilme olasılıkları yüksekti.

Mahallenin tam ortasında yükselmişti fabrikanın inşaatı. Bu yüzden de sabotaj eylemi bütün komşuların gözü önünde cereyan etmişti. Eylem baştan sona başarılıydı, her aşama planlandığı gibiydi. Komşuların tanıklığı hariç. Çok geçmeden mahalleyi beyaz Toroslar sarmıştı… Dönemin Refah Partili teyzeleri dahil, kimse satmamıştı mahallenin devrimci gençlerini. Bütün mahalle üç maymunu oynuyordu işkencecilere…

Gençlerin derdi neydi? Makine kırıcılar gibi davranmadıkları kesindi.

Çok değil, bir kaç ay öncesine kadar bu fabrikanın yapılmaması için bütün mahalleden imza toplamış ve föyleri mahallenin kanaat önderi sayılan üç yaşlısına teslim etmişlerdi. Yaşlılar ise imzaların ilk sayfasını değiştirerek mahallelinin fabrika inşaatına onay verdiğini beyan eden dilekçeleri sunmuşlardı.

N’apsındı devrimci gençler? Ne pahasına olursa olsun devrimci bir eylemden başka seçenekleri kalmamıştı.

Bu arsa, mahallelinin kuşaklardır futbol oynadığı, gençlerin inşaatlardan kereste çala çırpa kale yaptıkları, üç kornerin bir penaltı ettiği ortak alandı. Sadece futbol maçı değil, kadınlı-erkekli voleybol, yakan top ve istop dahil bir çok oyun burada oynanıyordu. Hurdacıdaki basketbol potasını oraya dikebilmek için topluca hurda taşımışlardı ve yine o kanaat önderlerinden birinin bahçesinde sökülmüş potayı gördüklerinde amcaya ceza vermemelerinin tek nedeni, içlerinden birinin babası oluşuydu. Hem de aralarındaki en iyi oynayan ve sol ayağını mükemmel kullanan arkadaşlarıydı o. Mahalle maçları açısından kritik bir önemi vardı o sol ayağın.

Beşiktaş’ın üst üste şampiyon olduğu yıllardı… Çocukluğumuz devrimcileşme sürecine doğru evrilirken, futbol hayatımızın değişmez parçasıydı. Abimler bizim evin önünde maç yapmaya karar verirlerdi ve topluca o arsaya doğru koşardık. Tam maç başlamak üzereyken abim beni eve gönderir, esemsportlarını (spor ayakkabıya nedense öyle derdik) getirmemi buyururdu. Gelenekti, evin küçüğü evin hizmetçisiydi (Türcü olmasın diye it demedim). Ayakkabıları getirmek, sonradan da olsa maça girebilmemin kapısını aralıyordu. Aksi bir tavır içerisine girersem o kapıyı tamamen kapatacağımın bilincindeydim. Kaldı ki o yaşlardakiler için büyükleri ile futbol oynamak, yeteneklerini sergilemek ve takdir edilmek en önemli amaçlardan biriydi.

Koşarak getirdiğim ayakkabılardan sonra Quaresma edasıyla kenarda beklerdim. Yedek kulübesi yoktu elbette, kale arkasındaki toplardık. Ayrıca oyuncular sakatlansa bile oyuna devam ettikleri için ya annelerinin çağırması ya da birine küsüp çıkması gerekiyordu ki bu olasılıklardan biri genelde gerçekleşiyordu.

Terlikle futbol oynama yeteneğim o yıllarda gelişmişti. Yoksulluk edebiyatı olsun diye değil, tek ayakkabımız olurdu ve onunla futbol oynamak hayatımızdaki en önemli yasaktı.

İşte böylesi bir arsada futbol oynayarak büyüdük, borsadaki futbola alerjimiz buradan geliyor. Bütün çocukluğumuzun geçtiği o arsaya fabrika dikenler, karşılarında devrimci abi ve ablalarımızı bulmuştu. Bizim kuşağın tamamına yakını devrimciliği böyle bildi, tanıdı, bilinçlendi ve örgütlendi.

Futbol oynamayı ise hiç bırakmadık…

 

Tamer Doğan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir