Yaşamın Akşam Suyu | Sevecen Tunç

Şerif Meriçli için…

 

Şeref Bey Amca yıllar sonra yeniden bu sabah, uykusundan yorganı tekmeleyerek uyandı. Yetmiş altı yaşındaydı. Topa vurmayalı nereden baksanız yirmi senesi vardı. Çocukluğunda abisi ile sobanın kenarına serili dar döşeği iki ucundan paylaştığı zamanlar, tekmeleri arada abisinin yüzüne isabet eder, her ikisi de korku ve heyecanla yataktan fırlardı. Sabırlıydı Adnan abisi. Kardeşinin düşsel şutlarını canı çok yanmadıkça sineye çeker, “Ah, merkez muhacim, bu seferki gollük pası kime attın?” diyerek alaya bile alırdı. Şeref Bey Amca’nın çocukluğu Karagümrük’te geçmişti. Ama o semtin takımını değil, hayranı olduğu Tahtabacak İsmet’in Vefa’sını tutardı. Abisine sorsanız Şeref Bey Amca vefasız mı vefasızdı… Mahallesinin takımı dururken, öte mahallenin takımını tutmak da ne oluyordu ki? Karagümrük çeyrek asırlık mazisiyle İstanbul’un ve Cumhuriyet’in en eski kulüplerindendi. Her biri milli takım namzedi futbolcusuyla İkinci Küme’de aslanlar gibi mücadele ediyordu. Ancak ilgisizlikten yakınıyordu Karagümrüklüler. Cihan Harbi bittiğinden beri kentte pıtrak gibi türeyen köksüz kulüplere bile devletin eli uzanırken, kırmızı-siyahlılar kaç yıldır Halk Fırkasının salonunu lokal olarak kullanıyordu. Üstelik o Halk Fırkası ki Maarif Vekili Hasan Ali Bey, Karagümrük’ün Çukurbostan namı ile maruf toprak sahasını Vefalılara peşkeş çekmişti de işte o günden sonra iki komşu semtin arası iyice açılmıştı. Ama tüm bunlar on ikilik Şeref’in umuruna mıydı? O, Tahtabacak İsmet’e takmıştı bir kere. Bir vurdu mu topa, beş minare boyu…

Bir maç çıkışı Şeref’in ceketine Vefa’nın yeşil beyaz çubuklu, mineli rozetini iliştiren de İsmet’ti. Karagümrük fakirdi, Vefa okullu… Hem kaleci Faruk da doğma büyüme Karagümrüklü olmasına rağmen Vefa’da oynamıyor muydu? Öyleyse Adnan abisi neden ona bu kadar kızıyordu? Futbol sevdası başına belaydı Şeref’in. Bir kere, futbolla dersleri beraber götüremiyordu. Okulla meşin top arasında muvazene kurmak, Vefa’nın İngiltere’den getirdiği ecnebi takım karşısında beraberlik golünü bulması kadar zordu. Sonra, bu iptila yüzünden en çok ana babasına zulmediyordu. Anası, mahalle maçlarında çamura batan okul formasını haftanın beş günü temizlemekten bir nebze şikayet etmiyordu da babası, yardım edeceğim diye geldiği yorgancı dükkanından futbol topu yapmak için elyaf ve pamuk aşırmasına tahammül edemiyordu. Celal Usta pamukları dövdüğü hallaç yayını alınca eline… “Profesyonel olunca,” diye bağırmaya başlıyordu Şeref, “sana Kapitone makinalarından alacağım da beni dövdüğün için kendinden utanacaksın!” Gelin görün ki Celal Usta’nın utancı, oğlunun Vefa’nın B takımıyla Şeref Stadı’na çıktığı bir bahar günüyle sınırlı kaldı. O gün oğlunu izlemeye Karagümrük’ün amigosu Gardrop Fuat’la gitmişti. Stadın denize nazır ahşap tribününde az sayıdaki şakşakçı, kah bezik kah tavla oynayarak maçın başlamasını beklerken, Celal Usta’nın gözleri denizin sahayla, orta saha çizgisi doğrunca buluştuğu noktada bekleyen kayıkçıya takılıvermişti. Ta ki Gardrop, denize kaçan topları toplamakla mükellef bir görevli olduğunu açıklayıncaya kadar, Boğaz’ın akşam suyunda balık tutmak yerine beyhude bekleyen bu balıkçıya bir anlam verememişti. Şeref Bey Amca, daha maçın ilk dakikalarında, ahretlik kahramanı Tahtabacaklığa soyunup beş minare boyu diktiği topu, Çırağan’ın pencerelerinden birine gönderdi. Celal Usta o an kendi kendine, bu saraya da bir top toplayıcı gerek, diye söylendi. Pencerenin geniş pervazına ilişmiş onlarca kuş bir anda havalanıp kanatlarınca yaracaktı göğü.

İşte Şeref Bey Amca’nın, Vefa rozeti gibi ömrü boyunca taşıyacağı lakabına kavuşması da böyle oldu. O günden sonra Yorgancı Celal’in oğlu, Kuşçu Şeref namına mazhar oldu. O gün Şeref Stadı sanki toprak bir saha değil; gayyanın kuyusuydu. Yumruklar, tekmeler gırla gidiyordu. Tribünden ise hakeme yine o mahut terane okunuyordu. Ne olduysa maçın bitimine yakın, rakip takımdan iri kıyım bir oyuncunun ayağını uzattığı meşin yuvarlağa Şeref’in kafa topu diye yükselmesiyle oldu. Aldığı darbe göz sinir sistemini felç etti Şeref Bey Amca’nın. Aylarca açamadığı sol gözüne, Surp Pırgiç’teki en son ameliyattan sonra yeniden kavuştu. Bu maç böyle bitmeseydi belki de Kuşçu Şeref ismini bir Tahtabacak İsmet gibi, Mehmetçik Basri, Baba Gündüz, Tenekeci Garbis gibi herkes hatırlayacaktı! Hayat mecmuasının sayfalarında boy gösterecek, belki Varol Ürkmez gibi beyaz perdeye bile konuk olacaktı. Şeref Bey Amca isterdi ki Vefa’nın A takımına çıksın, yeşil-beyazlı mukaveleye çıngıraklı imzasını çaksın, aldığı transfer parasıyla da babasına Kapitone’sini alsın. Olmadı… Onun futbol serüveni de pür amatör olarak kaldı…

Şeref Bey Amca geçmişini bu kadar berrak kılan şeyin futbol olmasına şaşarak yataktan kalktı. Yetmiş altı yaşındaydı. En yakın zaman, en uzaktı onun için. Çocukluğum, diye düşündü. Kör Galip ile Tahtabacak’ın pasları gibi seyyal… Ya şimdim? Geleceğim? İstanbul’da doğmuş, iki yıllık askerlik ve birkaç küçük seyahat dışında tüm anıları bu mavisel kentte birikmişti. “Bütün yaşamım” dediği bir fotoğraf çerçevesi ise o fotoğraftaki en net yüz, İstanbul’un yüzüydü. Futbolun bir de… Gerisi bulanıktı. Şeref Bey Amca alelacele giyinip üstünü, Kalfaefendi Sokağı’ndaki evinden çıktı. Asmalı’dan aldığı sıcacık simitleri Surdibi’ndeki kıraathanede demli bir çay eşliğinde yemeyi düşünürken, aklına daha parlak bir fikir geldi. “Şimdi, akşamki Fener maçının kaç kaç biteceği kahve ahalisinin tek istifhamıdır. İddialara tutuşulur, bahisler oynanır. Kaldıracak kafam yok gayrı,” diyerek Mumhane’nin Ayvansaray Caddesi’ne bağlandığı dar sokaklar boyunca dola düşüne Haliç’e indi. Parktaki iki halı saha da doluydu. İlkinde Eyüpspor’un minik takımı antrenman yapıyor; diğerinde ise hafta sonu tatilini fırsat bilen bir grup veteran, Şeref Bey Amca’nın futbol demeye dilinin varmadığı bir top oyununu icra ediyordu! Minikleri izlemeyi tercih etti Şeref Bey Amca. Çocukluğunda Çukurbostan sahasındaki idmanları izlemek de en büyük zevkiydi. Hatırladığı kadarıyla sahayı salı, çarşamba ve perşembe günleri Vefa, pazartesi ve cumaları ise Karagümrük kullanıyordu. Ah, nasıl sevdalıysa, Vefa’nın antrenörü Necdet Hoca’nın futbolcuları bile bıktıran kültür-fizik ve nefes idmanlarını dahi kaçırmıyordu. Seneler geçmişti… Acaba çocukluk rüyalarının yılmaz jönlerinden kaçı hala yaşıyordu? Şeref Bey Amca, eski günlerde antrenmana dalıp akşam yemeğine geciktiği gibi, bu defa da kahvaltısını yapmayı unuttu. Soğuyan simidini Dolmabahçe’deki çay bahçesinde yemeye karar verdi. Aheste aheste yürüdü durağa doğru. Otobüsten Kabataş’ta indiğinde, Dolmabahçe istikametine bir insan selinin akmakta olduğunu gördü. Aynı anda Beşiktaş’ın da bugün maçının olduğunu hatırladı. “Hey gidi, koca Mithatpaşa!” dedi İnönü Stadyumu’na dönerek yüzünü. Duhuliyede Adnan abisinin omzunda izlediği maçları anımsadı. 75 kuruşluk toprak altı tribününden 125 kuruşluk açık tribüne ancak liseden sonra, fabrikada çalışmaya başladığı zaman terfi edebilmişti. Kapalıda maç izlemek için ise, senelerce beklemesi gerekecekti. Nerede olursa olsun, sol gözündeki görme kaybından ötürü, ve üstelik Gazhane’nin dumanları arasında, oyuncuları seçmekte hep zorlanıyordu. Stadyuma akın edenler arasında yeşil-beyaz atkılı gençleri gördüğünde, seneler sonra Vefa’yı Mithatpaşa’da izleyecekmiş gibi içi bir hoş oldu. Neden sonra aklına geldi; “artık futbolun Vefa’sı yoktu…” Tramvay yoluyla Dolmabahçe arasına kurulu atkı tezgâhlarından birinin önünde durdu. Yüzlerce rengin arasında gözleri hala Vefa’nın yeşil-beyazını arıyordu. Sonra bir başka yeşil-beyaz ilişti gözüne. Satıcıya 10 lirasını uzattı. Önce denizin kıyısına inip, saatlerdir bitiremediği simidiyle martıları doyurdu. Sonra boynunda Bursaspor atkısı, yakasında Vefa rozeti ile stadyuma doğru yola koyuldu.

 

Sevecen Tunç

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir