Bir Ölümün Güncesi | Utkan Çalışkan

“Ölümler çıplak gelir,
geceyi indirir yavaşça gözlerime
benden geçmek kolay değil,
feryad eder ateş sözlerime…”

 

Bir akşamüstü adım sorulmuş mahallenin tüm evlerinden…

O kadar uzağa gitmedim, gidemedim. Sarsıldı birkaç kez yeryüzü ayaklarımın altında. Nasıl da sıcakmış ölüm anne, göğsüm kıpkızıl bir yangın yeri diye düşündüm çığlıklar içinde ve hala minicik bana bakarken kanı asfalta damlayan çocukların elleri. Telsizlerden anons edilen “çok sayıda yaralıdan” biriyim. ”Nerelisin diye soranlara yaralıyım diyorum” yazılı arabesk kokan bir arsa duvarı geliyor aklıma, gülümsemeye benzer bir mimik dolaşıp duruyor dudaklarımın kenarında. Gözlerimden ambulans ışıkları geçiyor, gözlerim donmuş bir ekran gibi aynı karelerde takılıp kalıyor. Ateşböceği sandığım bir sigara külü ya da bir yanan bir kâğıt parçası üzerimden geçip gidiyor. Ben dâhil, küsuratlı sayıda insan yavaş yavaş ölüyor.

Son dakika haberleri başlıyor ansızın. Telaşlı bir ses tonuyla konuşuyor spikerler, adımı söylemeden benim de dâhil olduğum çok sayıdaki insanın “meydana gelen patlamada” yaşamlarımızı yitirdiğimizi anlatıyorlar. Kedimden bahsederler mi acaba? Evli ve hiç çocuk babası biri olarak öldüğüm için anlamlı olur aslında. Ölümler anca o zaman güzel oluyor gibi sanki, televizyon ekranı başında bir teyze “ah yavrum daha yeni nişanlanmış” demeyecekse neye yarar ki ölmemiz? Hele eşim de hamileyse daha bir katmerli oluyor haber jeneriklerinin sesi… ”Zbaaaam! Eşi 3 aylık hamileydi!” diyorlar statik ses tonu sahibi haber seslendirmecileri. Kedimden bahsetsinler istiyorum, apartman kapımın önüne çizilmiş çArşı yazısını zoomlasın kameralar, merdivenlerden yavaş yavaş çıkan muhabir “İşte bu apartmanda oturuyordu talihsiz genç” derken ayağı takılsın mesela. Ne bileyim ya, sıradan olmasın o an; bir değişiklik, bir “şey”lik olsun istiyorum. Bir sonbahar yaprağı gibi sessizce düşmek istemiyorum toprağa.

Ben ölürken bir kadın bilmediğimiz bir dilde ağlıyor. Gözyaşları daha bize ulaşmadan gözaltına alınıyor aynı kadın. Çocuğunun akranları elleri yar göğsünde yeni sabahlara uyanırken ve yollarda taze ekmek taşıyan fırıncı kamyonları gezmeye başladığında, kırlangıçlar düşlerine yenik düşmüş, mevsimlerden vazgeçmişlerken havada bir gri ilkbaharla, otopsiye gelen savcı arabasına mendil satmaya çalışan çocuklarımız küfür yerken üniformalı amirlerden, yere kapaklanıyor aniden kadın. Çocuğunun cansız bedenini öpmeye çalışırken tutukluyorlar kadını. Sonra o kadını gösteriyorlar benim ardımdan televizyon ekranlarında. Çocuğunun kurumuş dudaklarında çamur lekesi, üzerinde çıplak kadın resimli bir gazete sayfası, ölü bedeninin yanında bir postal gölgesi. Gözbebeklerinden kuşlar uçuşmuş, zınk diye bir ses gelmiş göğüs kafesinin tam ortasına oturmuş, ağırlaşmış bedeni, morarmış ayak parmakları, o incecik esmer rengi solmuş. Sessizliğin ortasında sesi kalmış “ahh daye” derken… Adresler bulunmuş, evlere karakol kurulmuş, ananın çocuğu vurulmuş.

Hadi kapatın üstümüzü. Yok, korkmayın, nasılsa üşümez ölü bedenler. Ama annemin yüzünü parçalamasını görmeyeyim açık kalan gözlerimde. Hadi kapatın üstümüzü. Yok, korkmayın, nasılsa üşümez ölü bedenler. Ama bak okula gidecek birazdan sabahçı öğrenciler. Hadi kapatın üstümüzü. Yok korkmayın, nasılsa üşümez ölü bedenler. Ama çok zayıfladım son günlerde ve birazdan evden çıkar, böyle görmesin beni esmer sevgilim.

Hadi kapatın üstümüzü. Yok, korkmayın, nasılsa üşümez ölü bedenler. Ama hala başladığım yerdeyim durmadı dünya, dönmedi başım. Koşuşturmalarım, çabalamalarım.

Öte yanda akan suların rengine takmışım kafayı ölür-ayak, zamansız açan erik ağacına bakmışım.
Kendimden geçmişim.
Ölmüşüm…
Ölmüş…
Öl…

 

Utkan Çalışkan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir