Ben Futbolcunun Erkek ve Hetero Olanını Severim | Açelya Kirezci

 

Kadınlarının da futbol tutkunu olduğu bir ailenin içine doğdum ben. Bizim ailede kadınlar futbol sevenler ve sevmeyenler diye değil, “Beşiktaşlılar” ve “Beşiktaşlı olmayanlar” olarak ikiye ayrılırdı. “Bir tane de onlar için okudum” diyen anneanne evinde kimsenin kalbi kırılmasın diye Beşiktaşlı olurdum, sırf muhalefet olma düşüncesinden ileri geldiğini sandığım farklı renk sevdalısı büyükanne ve hala yanında başka takımlı… Aklım bu mevzulara pek ermezdi o zamanlar, rengârenk bir dünyam vardı, bundan da hoşnut sayılırdım. Ta ki, gönlümü Ferdinand’a kaptırana kadar…

Eğer futbolu seven bir kız çocuğuysanız, “Say kız bakalım Beşiktaş’ın ilk on birini” ani ataklarına karşı hep tetikte olmalısınız. Çünkü futbol bilginiz her an birileri tarafından sınanabilir. Çarpım tablosunu bile güç bela ezberleyen ben, uzun bir dönem (80’li yılların sonu, 90’lı yılların ortası) Beşiktaş’ın kadrosunu yedekleri ve mevkileriyle sayabilir pozisyonda kaldıysam; bunun sorumlusu işte tam da bu zihniyettir. Büyüdüm sonra, yaşım otuz beş oldu, maruz kaldığım soruların şekli şemali değişti. “İlk on bir” yerine “ofsayt” soruldu bu kez. Ofsayt gibi basit bir kuralı anlamak sadece erkeklere bahşedilmiş bir yetenekmiş gibi; ofsaytı anlatmaktan beslenen, bundan güç alan erkeklerce sınava tabi tutulmaya devam ettim. Ettik. Çünkü futbol güzeldi güzel olmasına ama bütünüyle eril bir alandı. Sahada koşturan “yirmi iki erkeğiyle”, maçı yöneteni, anlatanı, yorumlayanıyla, sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olan tribünleriyle… Hatta bu eril dünyada var olmaya, kabul görmeye çalışan maalesef “maskülenleşmiş” kadınlarıyla… En düşünceli olanlarının (Beyler küfür etmeyin, bayan var) ve en kibarlarının (Aslında kadınlar için ayrı bir tribün olmalı, rahat ederler) bile yeri geldiğinde geçici iktidarı eline geçirmiş olmanın verdiği sarhoşlukla, karşı takım futbolcularının, taraftarlarının hayatlarında önemli yeri olan kadınlara küfür etmekten geri kalmadıkları bu algı tribün kültürüne öyle bir işlemiş durumda ki, bu küfürlerin nesnesi olmaktan rahatsızlık duyan kadınlar bile çareyi erkekleşmekte buldu. 03.05.2012’de Beşiktaş’ın cezası nedeniyle seyircisiz oynadığı bir maçta, bir nevi “boş koltuk” muamelesi gören kadın taraftarların tam 6 dakika boyunca rakip takıma toplu olarak küfür ederek, kulübün para cezası ödemesine neden olması; şiddetin sadece şekil değiştirerek, kadınlar içinde de varlığını sürdürdüğünü göstermesi açısından önemlidir.

Futbolu “erkek işi” gören, kendisinden olmayanı olumsuz bir referans olarak alıp hakaret ve küfür malzemesi haline getiren zihniyet, sadece kadınları değil, eşcinselleri de yanında yöresinde görmek istemez. Çünkü homofobik ve cinsiyetçi dil, karşı tarafı sindirmek için önemli bir koz olarak elde tutuluyor, üstelik bu dili besleyenler sadece tribünler değil;  spor medyasının (AMK Spor), sosyal medyanın, kulüp başkanlarının (Bizi kadın gibi yaşatmaya da kimsenin gücü yetmez), teknik adamların kullandığı dilin de şiddet üretimine ciddi oranda katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

“Hormonlu tavuk yemeyin, homoseksüel olursunuz” beyanıyla aynı zamanda Lambdaistanbul’un her yıl en homofobik ve transfobik kişi ve kurumlara verdiği Hormonlu Domates ödülüne de layık görülen, Türkiye’nin tartışmasız en büyük “düdüklerinden” Erman Toroğlu’na göre, bir hakem kesinlikle eşcinsel olamaz. Bunu da şöyle sağlam temellere dayandırıyor Toroğlu:

“Gizli gay futbolcular var mı? O zaman gizli olarak gay hakem de olabilir. Ama kâğıda kaleme düşüp tescillenmişse, müsaade edin de hakem olmasın. İstediğiniz mesleği ona yaptırın ama bana biraz hakemlik yönü ters geliyor. Hele erkek maçlarında bu arkadaşların duygusal düdük çalacaklarını tahmin ediyorum. Mesela yakışıklı, sert futbolcu lehine daha çok düdük çalıp penaltı vereceklerini zannediyorum.”

 

Dünyada da durum pek farklı değil. 52 kez Alman milli takımında oynamış olan Thomas Hitzlsperger, düzenlediği bir basın toplantısında eşcinsel olduğunu açıkladığında, artık “milli” bir oyuncu değildi. “Kim olduğumdan hiçbir zaman utanmadım ama aynı masada oturduğum 20 genç erkeğin eşcinsellerle ilgili şakalarını dinlemek her zaman kolay olmadı” diyen Hitzlsperger’in futbol oynama arzusu daha ön planda olduğu için, bu açıklamayı da kariyerini sonlandırdıktan sonra yapmayı uygun görmüştü. Daha sonra katıldığı bir radyo programında ise şunları söylemişti:  “Hala önümüzde uzun bir yol var çünkü alacağımız tepkiden korkuyor ve ne olacağını bilmiyoruz. Ben futbol oynadığım dönemde böyle bir açıklama yapmayı hayal bile edemezdim.”

90’lı yıllarda eşcinsel olduğunu açıklayan Justin Fashanu, Hitzlsperger’den farklı olarak, bu açıklamayı yaptığında kariyerinin zirvesinde genç bir futbolcuydu. İngiltere’de 1 milyon poundluk bonservis barajını aşan ilk siyahî futbolcu unvanlı Fashanu’nun gay olduğunu açıklamasından sonra kariyeri büyük bir hızla düşüşe geçti, hatta bitme noktasına geldi. Kendisini anlatabilmek için pek çok talk-show’a katıldı, röportajlar verdi. The Sun gazetesi Fashanu’nun samimi röportajını “1 MİLYON POUND’LUK YILDIZ: BEN GAY’İM” başlığıyla manşetine taşıdığında, Fashanu için de yolun sonuna gelinmişti. 2 Mayıs 1998’de “Bu notu biri bulduğunda, umarım ben buralarda olmayacağım. Gey ve kamuoyunun tanıdığı bir insan olmak gerçekten çok zor…” diye başlayan bir not bırakarak intihar etti.

Böyle bir ortamda ara sıra da olsa içimize su serpen gelişmeler yaşanmıyor değil. 2009 yılında eşcinsel olduğu gerekçesiyle hakemlik kariyerine son verilen Halil İbrahim Dinçdağ’ın TFF’ye karşı yürüttüğü mücadelede,  mahkeme TFF’nin 3 bin TL maddi, 20 bin TL manevi tazminat ödemesi yönünde karar verdi. Bu durumu “29 Aralık 2015 futbolda homofobiyle mücadele ve LGBT hareketi için Türkiye’de bir zafer”  olarak değerlendiren Dinçdağ’ın mücadelesi bitmiş değil. Tabi bizim de. Dinçdağ’ın hakemlik mesleğine geri dönmesi durumunda, o çok sevdikleri tezahürattan yoksun kalacaklarından korkan kitleye inat; tribünlerdeki, sokaktaki, medyadaki cinsel ayrımcılığa karşı sesimiz her zamankinden gür çıkmalı.

UEFA’nın uluslararası alanda ses getiren “Say No Racism” politikasına ilham kaynağı olan İspanyol Vallecano tribünlerinde [1]başlayan tribün mücadelesi, bizlerin de omuz vermesi ile büyüyecek, bu önyargı duvarı aşılacak. Başka bir dünya da, başka bir futbol da bizlerle mümkün.

 

[1] Çarşı’yı anımsatan taraftar grubu Bukaneros

Vallecano’nun taraftar grubu ise Bukaneros. 1992’de bir grup arkadaş tarafından kurulan grup kuruluş amacını vicdan sahibi, ilkeli ve muhalif kimlikli taraftarları bir araya getirmek olarak açıklıyor. Bukaneros, politik söylemlerini ve gündeme dair görüşlerini tribünde cesurca dile getiren bir grup. Grup, demokratik kitle örgütleriyle işbirliği içinde birlikte birçok eylemde boy gösteriyor, sesini duyuruyor. 1997’de oynanan Osasuna maçında ırkçılığa karşı bildiri dağıtmaları ve maça çok sayıda göçmeni davet etmeleri o dönem ırkçılığa karşı tribün mücadelesinin de başlamasına katkı sunan bir hareket olmuştu. Vallecano tribünlerince ırkçılığa karşı başlatılan kampanya uluslararası alanda da ses getirmiş ve UEFA’nın “Say no to Racism” politikasının ilham kaynağıydı. (gaiadergi.com/Mete Gürkan)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir