No Pasaran

Ülkemizin ve halkımızın geleceğini önemli ölçüde etkileyecek bir referandum öncesi bir avuç çıkar çevresinin rejimi değiştirme çalışmalarına hayır demek boynumuzun borcudur, bunun çalışmasını her alanda sürdüreceğiz, yakından ilgilendiğimiz futbol alanında ise “Evet” çalışmalarının borazanlığını yapan her türlü yalaka, saray soytarısı kişilerle ister kulübümüzde yer alsın, ister başka camiada yer alsın, bunlara karşı mücadele etmek görevimizdir. Geçtiğimiz günlerde Rıdvan Dilmen ve Burak Yılmazla beraber saray dalkavukluğunun öncülüğünü yapan Arda Turan ilk hedefimizdir. Barcelona kulübüne mektup yazdık, çağrımız İspanyolca ve Türkçedir. Aşağıdaki mail adreslerine lütfen metnimizi kopyalayıp gönderinki sesimiz daha gür çıksın.

penyes@fcbarcelona.cat
premsa@fcbarcelona.cat

“Hola FC Barcelona, que sois más que un club de fútbol, los hijos de los que lucharon contra Franco. Hola pueblo de Cataluña, Les hacemos esta llamada desde Turquía,
el país de vuestro jugador Arda Turan. Vamos a tratar de explicar por qué Arda Turan se ha convertido en un asunto de interés en común: El gobierno turco va a someter a referéndum (referendo?) el cambio de 18 artículos de la constitución en abril de 2017 para convertir la República de Turquía en un régimen de un solo hombre. Con este cambio el poder se va a concentrar en solo una persona y cualquier forma de oposición va a ser oprimida y eliminada. El fascismo va a invadir los pueblos de Turquía sin necesidad de esconderse. Arda Turan, ciudadano de nuestro país y jugador de vuestro equipo, y algunos otros futbolistas turcos han declarado que van a decir “sí” y han hecho llamadas en medios sociales para convencer a la gente a votar “sí” en el referéndum y así aprobar los cambios en la constitución turca. Nosotros, los aficionados del club Beşiktaş, procedemos de una tradición en la que se prima la buena personalidad de nuestros jugadores, actuales y futuros.

Por este motivo, muchos “buenos” jugadores fueron despedidos rápidamente de nuestro club mientras que otros jugadores mediocres se pudieron convertir en leyendas. Asumiendo que el club de fútbol del pueblo de Barcelona que convirtió el eslogan “No pasarán!” en su bandera y lucho contra el fascismo de Franco pensará como nosotros, hemos querido que se dieran cuenta de la actitud de Arda Turan. Esta actitud es racista, sectaria y enemigo del laicismo.

Esta actitud lanza gritos de guerra y detiene a los que reclaman la paz. Esta actitud es misógina y considera a la mujer como un ser humano de segunda clase. Esta actitud es la de ladrones y corruptos. Esta actitud junto con todos estos delitos quiere apoderarse del monopolio de todo el poder a través de la nueva constitución para poder reprimir al pueblo y a la oposición. Al lado de todas estas culpas la gente con esta actitud quiere unir el poder en una sola mano y intimidar al pueblo y a la oposición con el cambio de la constitución turca. Esta es la actitud a la que Arda Turan dice “sí” y por todo lo explicado va en contra de un club que cuenta con aficionados en nuestro país y en todo el mundo que es el Fútbol Club Barcelona y de su filosofía.
Con el deseo de ver a un FC Barcelona sin Arda Turan en Estambul algún día.”
“No Pasaran!” HAYIR!
Los aficionados del Beşiktaş defensores de la paz y libertad.

“Merhaba bir kulüpten daha fazlası olan Barcelona kulübü,
Faşist Franco’ ya karşı dövüşenlerin çocukları,
Merhaba Katalunya halkı,
Sizlere, kulübünüzün oyuncusu Arda Turan’ın ülkesi Türkiye’den sesleniyoruz.

Arda Turan neden ortak gündemimiz oldu onu anlatmaya çalışacağız.

Cumhuriyet rejiminin tek adam rejimine dönüşmesini sağlamak üzere iktidarın dayattığı 18 maddelik yeni anayasa değişiklik paketi 2017 Nisan ayrında referandum ile Türkiye halkına sunulacak.
Bu değişikliklerle güç tek bir kişide toplanacak, her türlü muhalefet sindirilip yok edilecek, Faşizm artık dişlerini saklama gereği bile duymadan tüm çıplaklığıyla halklarımızın üzerine çökecek.
Ülkemiz vatandaşı ve kulübünüzün oyuncusu Arda Turan ve birkaç diğer Türk futbolcu futbolcu bu değişikliklere evet diyeceklerini açıklayarak sosyal medyada topluma “evet “ demeleri çağrısında bulundular.
Bizler, Beşiktaş taraftarı olarak kulübümüzde oynayan ve oynayacak olan oyuncuların önce iyi insan olmaları yönünde tavır belirleyen bir gelenekten geliyoruz. Bu nedenledir ki nice “iyi” oyuncunun çabucak kovulduğu kulübümüzde nice vasat oyuncular da efsanemiz olabilmiştir bu sayede.
“No Pasaran “ sloganını bayrak edip Franco faşizmine karşı mücadele etmiş Barcelona halkının kulübünün de bizler gibi düşüneceğinden hareketle Arda’nın anlayış biçiminin farkına varmalarını istedik.
Bu anlayış ; ırkçıdır, mezhepçidir, laiklik düşmanıdır. Bu anlayış savaş çığlıkları atıp barış diyenleri tutuklar. Bu anlayış kadın düşmanıdır; kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görür. Bu anlayış; hırsızdır, adları yolsuzluklara karışmıştır, Bu anlayış tüm bu suçlarının yanında, gücü yeni anayasa ile tamamen kendi tekellerine alıp halkı ve muhalefeti sindirmek istemektedir. İşte Arda Turan evet dediği anlayış budur.
İşte bu yüzden ülkemizde ve dünyada bir çok taraftarı olan Barcelona kulübüne ve felsefesine yakışmamaktadır.
Arda Turan’sız bir Barcelona ile İstanbul’da bir gün görüşmek dileğiyle .

“No Pasaran”

HAYIR !

Barıştan ve Özgürlükten yana olan Beşiktaşlılar

#hayır

 

Beşiktaş Halkın Takımıdır | Orçun Masatçı

Çocukluğumuzda izlediğimiz filmlerden midir, yoksa anlatılan hikayelerden mi bilinmez; hayal gücümüzün ve gerçeklerimizin sınırlarını çocukluk günlerimiz belirler. İşte o günlerden bu yana efsane yaratmakta hızlı davranışlarımız ve yarattığımız efsaneleri bir günde çöpe atışlarımızın sebebi biraz da memleketin atmosferiyle aynı.

“Kurtaracak olan kendi ellerimizdir bizi” cümlesini her fırsatta söylesek de, o mahirliğe erişmekte pek başarılı olduğumuz söylenemez. O zaman geriye tek bir şey kalmakta: Kurtarıcı/lar bekleme.

Kahramanlar yaratmakta üstümüze yoktur ama tıpkı olmayan öyküleri anlamlandırmakta becerimiz gibi, yarattığımız kahramanları yenecek en gül yiyecek olarak soframızın üstüne koyarız. Biraz düşünün seneler içinde hayatınıza giren çıkanları, hayatlarına girip çıktığınız insanları, sizin koyulduğunuz yerleri…

Şimdi açıkça söyleyeyim ki kişisel bir bedbahtlık yazısından ziyade, bir şeyi anlatmaktır derdim. Beşiktaşlıların çıkarttığı bir dergi olduğu için değil, hayatımın her alanında Beşiktaş ve Beşiktaşlılar olduğu için bir güzelleme olacak elbette bu yazı.

Geçtiğimiz günlerde politikayla ilgilenen ve elbette birçok kitabı devirmiş, kişisel olarak sevdiğim bir arkadaşım, “Beşiktaş halkın takımı değildir” diye yazmış ve altına da hepimizin bildiği endüstriyel futbol bilgilerini sunmuştu.

Öncelikle tüm takımların halkındır elbette. Çünkü halk tarifi, bir ideoloji için bir araya gelmiş kitleler olarak değil bilinçlenmesi ve ayaklandırılması gereken yığınlar olarak tarif edilir. Burada bizim “halkın takımı” derken neyi tariflediğimizi bildiği için, biraz onun üstünden yazmış eleştirisini.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün memleketteki her şeyi düzelterek devrim yapmasını beklemek ya da her Beşiktaşlıyı devrim saflarındaki bir militan sanmak ve öyle olmadığını anladığında dünyalarının yıkılması başta belirttiğim çocukluk hastalığımızdan başka bir şey değil. Takımlarda neyin simgeleştiğine dikkat etmek gerekir. Bu takımın içeriden, dışarıdan, soldan ve sağdan her gün darbe almasına karşı yıkılmayan bir çArşı grubu var. O grubun içindeki insanların homojen bir yapısı olmasa da herkes bilir ki, çArşı soldur, vicdandır işte kardeşim.

Facebook sayfasından yaptığı önemli anmalara bile en ufak destek gelmezken, altında bin bir yorumla cebelleşir halkın takımı olmayan o taraftar topluluğu. Hem öyle sizin son dönemlerden hatırladığınız gibi Haziran ayaklanmasıyla filan değil; Optik Başkan’dan bu yana alanlardadır çArşı. Kimliğini saklamaz ve her yerde de taşıdığı sorumluluğun bilinciyle olmaya çalışır. Devlet tiyatrolarını yakından ilgilendiren TÜSAK yasa tasarısına karşı daha devlet tiyatrosunun bir kısım oyuncuları bile tepki koyamazken, Halkın Takımı dergisi olarak bildiri yazılmış, sempozyumlara yollanmıştır. Çevre eylemlerinde, insan hakları eylemlerinde, hayvan hakları eylemlerinde hep o vardır. Ulan her gün saldırdığınız şu canım taraftar topluluğun Youtube’den açın da bir Van depremiyle ilgili videosunu izleyin. Gözlerinizden yaş gelmezse biraz düşünmek lazım.

Hülasa; kısa elden bir kaç örnekle anlatayım istedim. St. Pauli, Livorno çok sevilir bizim memlekette fakat en az onlar kadar direngen ve ayakta kalan bir futbol takımının taraftar topluluğunu yok etmek için herkes çalışabilir. Niyetiniz bu olmasa da her şey niyetle ilişkilendirilemez. “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülüdür.” Çok ciddiye alırım bu cümleyi; bir kaç kez yaşarken cehenneme gitmişliğim de vardır hani. Gittiğim yollarda dönüp arkama baktığımda ise o taşları döşeyenin hep ben olduğumu görmüşümdür.

Bu yazıyı 1600 yıl önce Roma’da düşünceleri yüzünden yakılan Giordano Bruno heykelinin yanı başında, onun gözlerinden Metin Altıok’un şiirlerini, Hasret Gültekin’in türkülerini duyumsayarak yazıyorum. Henüz ayağa kalkamadık birlikte, uzat elin de düşelim karanlığın peşine.

Beşiktaş’a baktığım zaman gördüğüm tek şey aşk ve aydınlıktır. Endüstriyel futbol martavalları çok da bağlamıyor bizi. Karşılıksız sevmenin ve birbirine tutunmanın ne demek olduğunu iyi biliriz biz. Yozlaştırmaya çalışanlara ve yok olmamızı bekleyenlere ise Optik Başkan’ın kararlılığıyla haykırmaya devam ediyoruz:

“Biz buraya 80 kişi geldik, 79 kişi dönmeyiz!”

 

Orçun Masatçı

 

 

Futbol Borsada Değil, çArşı’da Güzel | Gökçe Şahin

09“Zenci ya da melez, topundan başka oyuncağı olmayan yoksul çocuğa futbol, en azından sosyal açıdan yükselme fırsatı veriyor. Top onun inanabileceği tek sihirli değnek. Belki ekmeğini ondan çıkarabilir; daha da ötesi top onu kahramana, hatta bir ilaha dönüştürebilir.” / Eduardo Galeano – Gölgede ve Güneşte Futbol

Bir şarkının saksafonda süzülen yeri gibi başlıyor gün. Hızlanıyor, hızlandıkça dolanıyor dile. Eller başlıyor ritme ve sonra koşuyor adımlar semte…
2,5 sezonu aşkın süre sonra stada dönen Beşiktaş için hazırlanıyoruz. Evde sıradan bir gün. Anneme hadi sen de gel diyorum. Manidar bir bakış atıp gidiyor diğer odaya. Ben hazırlanıyorum marşlar eşliğinde. Çok iyi ajitasyon oluyor. Sonra annem yanıma gelip kıyafetinin nasıl olduğunu soruyor. Siyah pantolon, beyaz tişört giymiş iki gözümün çiçeği. Metroya biniyoruz. Yolcuların yarısı formalı. Kadınlar, çocuklar, erkekler… Her Beşiktaşlı birbirine bakıp gülüyor. Selamlaşanlar var. Karanlığın vurduğu meyhanede, yan masadan uzanan sohbetin sıcaklığına dönüyor. Kadıköy’den Beşiktaş vapuruna biniyoruz. Bu sefer kimse Kaybedenler Kulübü’nü oynamıyor. Herkes hangi iskele olduğunu iyi biliyor.
Vapur yanaşıyor. İnen yolcular bu birlikteliğe tebessüm ediyor. Farklı takımdan insanlar bizi selamlıyor. Heyecanımızın rüzgârında sohbete gelen genç bir Fenerli, “Futbol dostluk, futbol kardeşliktir” deyişimizi destekliyor. Gözümüzde Ali İsmail Korkmaz canlanıyor. “Kardeşimsin” diyoruz. Yolcular gidiyor. Vapur sırası bize geliyor. Neredeyse turnikeden atlayacağız. Bu kadar mı Gezi olur?
Yolcular açık alana doluyor. Marşlar, ıslıklar, alkışlar denizin dalgalarına çarpıyor. Karabataklar beyaz köpükler ile birleşip Beşiktaşlı oluyorlar.
Bilirsiniz Kız Kulesi’ni geçince semt görünmeye başlar. Biz o gün semti göremedik. Her yer duman, her yer çArşı…
Önümüzden büyükçe bir yük gemisi geçiyor. Deniz yolu kurallarına göre kaptanın ona yol vermesi gerekiyormuş. Biz mecburen duruyoruz. Semt hala yanıyor. Bekleyince herkes yük gemisine bağırıyor. Kaptanın hoşuna giden bu durum onu bir anlık, işinde çoğul hissettiriyor. Çünkü çArşı bunu gerektirir diyoruz. Basıyor vapurun kornasına. Denizdeki her vapurda Beşiktaşlılar var. Karşılıklı tezahüratlar yapıyoruz. Kaptanlar birbirine vapur düdüğü ile sesleniyor. Bir vapur giderken bir vapur gelir ya hani, işte siyah derken beyaz geliyor yankılanan ses ile… İstanbul’un iki yakası paylaşıyor renkleri.
Vapurdan iniyoruz. Her yerde fişekler, halaylar, davullar, bayraklar, şarkılar var. Annem nasıl heyecanlanıyor bu görüntü karşısında… Tarif etmem namümkün. Caddeye çıkıyoruz. Stada giden yol beyaz, mavi, kırmızı fişek dumanları ile yanıyor. Herkesin siluet olarak göründüğü bu coşkunlukta bayraklar rüzgâra yön veriyor. Koşan bir Beşiktaşlıya yaşlı adam; ‘’Dur oğlum, çok kalabalık, takılıp düşeceksin’’ deyince, ‘’Çok bekledik be abi’’ diyor genç adam…
Yolun ilerisinde, dumanların arasından çevik kuvvet görünüyor. Canım çArşı, yine korkutuyor kukla askerleri…
Fikret Orman ‘’Halkın takımı olan Beşiktaşımız, halkın Cumhurbaşkanı ile Vodafone Arena’yı açıyor’’ deyince, stada alınmayan halk tarafından yuhalanıyor. ‘’Korkma la biziz, çArşı’’ diyoruz. Dağılıyor şehrin her yerine bu ses… Gün doğdu bir kere! Polisin tabancasından çıkan ilk gaz fişeği ile açılışımızı yapıyoruz. ‘’Nerede kalmıştık?’’ bakışını takınıp açılışa birer sigara yakıyoruz. Ne de olsa mühim olan kibriti çakmaktır.
Futbolun borsada değil çArşı’da güzel olduğunu gösteriyoruz. Maçlar için dönen karaborsa yerine Beleştepe’de izlenen maçların kardeşliğini, varoşa başka bakan gökyüzünü, topraktan yeşile dönen sahaları yazmaya ve yaşamaya devam ediyoruz. Hikâyelerimiz, tutkularımız, renklerimiz, isyanımız ve sevdalarımız yola düşüp futboldaki yerini alıyor. Kapitalist ve faşist sisteme karşı hepimizin ceza sahasında olduğu bu maçta şampiyonluk tıpkı Beşiktaş gibi bize düşecektir. Çünkü yaşam bizden yana…
Bu şampiyonluk; tomaya karşı yollara koyulan Poma’ya, Davulcu Vedat’lara, Beleştepe’de kısılan seslere, kavga günlerinde asla yalnız kalmayan çArşı’ya, stadı biber gazı ile açan taraftara, gönlün haritasında sınır olmayan sevdalı Beşiktaşlılara gelsin

Gökçe Şahin

Eski Futbol-Yeni Futbol/Eski Türkiye-Yeni Türkiye | Ozan Şahin

Geçmişe yapılan vurgu, bugünü anlamaya ve tecrübe kazanmaya hizmet etmediği sürece, geleceği önyargılarla dolduruyor ve yarını kurmanın da önündeki en büyük engel haline geliyor. Futbolun bugün geldiği noktayı anlamanın önündeki en büyük engelin de bu olduğunu düşünüyorum. Ve bundan dolayı futbolun bugünkü sıkıcılığından, hayal ettiğimle gerçekte gördüğüm arasındaki farktan dem vuranlardan biri de benim. Ve o eski heyecanı ve tutkuyu hissetmeyenlerdenim anlayacağınız.

 

Peki ne değişti? “Nerde o eski maçlar, nerde o eski heyecan?”

Son yıllarda mevcut iktidar tarafından çokça dillendirilen bir söylem var. “Yeni Türkiye”… Bu söylem üzerinden birçok şey konuşuldu, konuşulmaya da devam ediliyor. Özünde her şey biraz daha kirletilirken, içi boşaltılırken kimileri için ise siyasetin, medyanın, sporun, kısacası yaşamımıza dair ne varsa yeni çıkarlara ve şartlara göre dizayn edilmesini anlatıyor, “Yeni Türkiye”. Ve bu yenileşmeden herkes payını alıyor. Futbol da bundan müstesna değil…

Türkiye ne kadar “yenileşiyorsa”, futbol da o kadar yenileşiyor. Televizyonlarda her gün ne derece aynı insanlar siyaset yapıyorsa, nasıl toplumca aynı politik hapı yutuyorsak, o ölçüde de aynı televizyon programlarını, aynı spor yorumcularını izliyoruz. Birisi çıkıyor neredeyse 10 senedir “Issız bir adada” aynı hikâyeyi anlatıyor ve biz ekranlara kilitleniyoruz. Bu aynılık futbolu da çürütüyor, bizleri de…

Tabi ki bunları söylerken “Eski Türkiye”nin iyi veya temiz olduğunu değil, bugün gelinen noktada “Yeni Türkiye”nin ve onun getirdiği “Yeni futbolun” nasıl giderek tekelleştiğini, çürüdüğünü ve heyecanını yitirdiğini vurgulamak istiyorum.

Zira bugün kim, neredeyse her gün bombalar patlarken, çocuklar ölürken, yaşamın her alanına saldırılırken eskisi gibi futboldan zevk alabiliyor? Başka bir ifadeyle beynimiz ve ruhumuz sürekli bunlarla kirletilirken kim durup yalnızca futbolu düşünmeye zaman bulabiliyor?

Velhasıl futbol eskisi gibi tat vermiyor…

Çocuklar eskisi gibi sokaklarda oynamıyor. Kaldı ki onlara vakit geçirebilecekleri, top oynayabilecekleri alanlarda bırakılmıyor. Kentsel dönüşüm, sermayenin kâr hırsı ve doğa düşmanlığı, “Yeni Türkiye”de öyle bir saldırı haline geliyor ki, zaten çocuklarımızın oynayabileceği alanlar hızla daralıyor. Yeşil alanlar azalıyor, toprak sahalar üzerinde AVM’lerin, binaların yükseldiği yerler haline geliyor.

IŞİD, Stad de France’ın dibinde insanları katlettiğinde artık futbol, futbol olarak kalmıyor. Bu yüzdendir, Euro 2016 katliam tehditlerinin gölgesinde geçiyor. Yaratılan korku atmosferinde maç izlerken dahi, bu korku zihnimizde kendini diri tutuyor.

Yahut Fransa’daki sınıf kardeşlerimiz sokaklarda direnirken, insanın gönlü maç izlemeye el vermiyor, izlese de aklı orda kalıyor…

Firuzağa’da oruç tutmayanlar linç edilirken, biz futbolcuların oruç tutup tutmadığını merak ediyoruz.

Passolig denilen uygulama futbolu daha da ticarileştirirken, toplumsal kontrolü pekiştiriyor ve biz futboldan, tribünlerden soğuyoruz. Bu da “Yeni Türkiye”nin getirdiklerinden…

Hesap verme, istifa gibi kavramlar da “Yeni Türkiye”de sözlükten çıkardığımız kelimeler artık. Muktedirler yaptıklarından dolayı ne kadar hesap vermiyorlar ve vermemeyi normalleştiriyorlarsa, futbolun yönetenleri de bunu aynen uyguluyorlar. Ülkenin milli takımının başındaki kişi başarısızlığın sorumlusu olarak kendisini görmüyor, milyon dolarlar almasını eleştirenlere de ateş püskürüyor. Bu cesaret elbette kendisinden değil, normalleştirilen ve bize dayatılan bu yeni tablodan geliyor.

İşte tüm bunları düşününce değişimin nedenini anlamak çok da zor olmuyor. Çünkü ülke olarak değişiyor, toplum olarak dönüşüyoruz.

Biz, sokakları sabahtan akşama kadar top oynayarak dolduran ve mahallenin muktedir ablalarına, amcalarına zor günler yaşatan nesil, doğal olarak bugün de ülkenin muktedirlerine zor günler yaşatıyoruz. Özellikle bu kendini Gezi’de en çarpıcı biçimde gösterdi. Yaşam alanlarımızın, özgürlüklerimizin alabildiğine daraltılmaya çalışılması, bizleri de alabildiğine bu engelleri yıkmaya, futbol sevgimizi ve isyanımızı da toplumsal mücadeleyle birleştirme noktasına itti ve itmeye devam ediyor…

Ozan Şahin

Hayat, Futbola Fena Halde Benzer | Vedat Altun

“Hayat, futbola fena halde benzer” diyordu, Savaş Dinçel, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde. “İstediğin kadar yeteneğin olsun, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin…” Keşke hayat ve futbol arasındaki benzeşmeler bu kadarla sınırlı kalsaydı da, takım olamayınca kaybettiğimizi daha net kavrasaydık.

Futbolu hayat şekillendirir biraz, yön verir, kendine benzetir ve bir bakarsın ki hayatın aynısını oracıkta görüvermeye başlamışsın. İnanmak istemesen de bir yerlerden yakalar seni. Gördüğün, yaşadığın, inanmak istemediğin, sinirlendiğin ve tabi ki mutlu olduğun her şeyin bir kopyası aslında oynanıverir yanı başında. Biraz fazla buğulu oldu cümleler, bir “Hoh” deyip yazmaya başlayalım en iyisi.

Futbol her yerde devam ediyor, hayatımızın devam ettiği gibi. Bir tarafta şampiyon olmak isteyen takımlar borç batağında ve Divan Kurulu toplantılarında “Artık gidecek yerimiz kalmadı” yorumları yapılırken bir tarafta ise “Yeni Osmanlıcılık” rüyası ile kendini Orta Doğu’nun yeni şampiyonu ilan eden Türkiye’nin sahip olduğu dış borç her geçen gün katlanıyor, uzmanlar artık yolun sonuna gelindiğini söylüyor.

Bir tarafta taraftarı fişleyip, “İstemedikleri taraftarları” stada almamak için geliştirdikleri mucizevi araç passolig uygulanmaya devam ediyorken, diğer tarafta kendi yandaşına rant sağlayan, kendinden olmayanları ise bir bir fişleyen hükümetin fişleme belgeleri açık açık ortaya çıkıyor, bunu ortaya çıkaran basın emekçileri ise basın toplantılarına bile alınmıyor.

Kendisini külhanbeyi ilan eden kulüp başkanları hakemleri istediği gibi arayabiliyor, bundan korkan spor yazarları “Başkanın samimiyetine inandıklarını” dile getirebiliyorken; külhanbeyi olan devletimizin başındaki zatlar ise istediğine fırça atıyor, istediğine tokadı basıyor, karşılarındaki üç beş gazeteci bozuntusu ise, “Bu zamana kadar bu kadar samimi hükümet görmemiştik” demekten kendini alamıyor.

Bir tarafta milyonlarca dolar ligin tepesinde hunharca harcanıyor, geri kalan liglerde oynayan futbolcusundan emekçisine herkese bir gün oralara gelebilme hayalini gerçekleştirme özgürlüğü bırakılıyorken, bir tarafta ise kocaman bir servet, bir avuç sermayedarın elinde hunharca tepeleniyor, geride kalan herkese ise, “Bir gün sen de böyle olabilirsin” umudunun peşinden gitmek kalıyor.

Sahi, aynı şeyleri yaşıyoruz aslında. Hayatın her alanına sirayet eden gericilik, rant, kirli ilişkiler ve saymaktan usandığımız bin bir türlü hal, futbolu da onun bir parçası yapıvermiş. Farklı bir sonuç beklemek sanırım ahmaklık olurdu. Hoş futboldan beklentimiz zaten tertemiz olması ya da bu hayattan kopması değil tam tersine bu hayatın daha da içinden, bizim gibi, herkes gibi olmasıydı. Ama hayat kirlendikçe futbol da hali ile kirleniyordu.

Rahmetli Metin Abimiz, Metin Kurt, kendisi için çekilen belgeselde şu anıyı paylaşıyordu; “Genç bir çocuk, benim oturduğum yerin üstüne vuruyor ve “Metin Abi” diye bağırıyordu. Ben de döndüm ne istediğini anlamaya çalıştım. Benim ayakkabı bağımı istiyordu. O sıra bakarken bir şey dikkatimi çekti. Çocuğun ayakkabısı yoktu, ayakları çıplaktı”. Yoksulluğun geldiği o dönülmez noktayı anlatan simsiyah bir hikâye. Hayatla bağı ise istemediğimiz kadar gerçek. Soma faciasında madenden çıkarılan, ama sedye kirlenmesin diye çamurlu ayakkabılarını işaret eden madencinin hayatla kurduğu bağ da en az o çıplak ayaklı çocuk kadar gerçekti. Bir ayakkabının var olup olmaması ancak böyle bir noktada kesişebilirdi. Hayatın yansımasının her bir karesi aslında bu kocaman sahada apaçık meydandaydı. Ne görebilecek göz ne de duyabilecek kulak bırakmışlardı bu hengâmenin içinde.

Atılan bir gol bir yerden sonra değersizleşmiyor muydu? Anlık sevinçlerin hayatın içindeki kısacık mutluluklardan farkı ne idi? Hayattan zevk almak için, bezen stresimizi atmak için, bazen ise hayata tutunmadaki tek bağımız olan futbol, hayatın ta kendisi olmamış mıydı? İstediğimiz kadar gol atsak da, şampiyon olsak da, yensek de yenilsek de, düzinelerce gol yesek de değişmeyen o futbol sevgimiz, o çıplak ayaklı çocuğun ayağının çıplaklığı gerçeğini de değiştiremiyordu işte. O gerçek hayattan kopmamak için belki de oracık da duruyordu. Ve belki de unutulsun diye, o “İstenmeyen taraftarlar”ın içerisine ayağına ayakkabı alamayacak olan taraftarlar da alınıvermişti. Paran yoksa ne bu hayatta ne de bu tribünlerde bir koltuğa sahiptin.

Savaş Dinçel çok güzel diyordu: “İstediğin kadar yeteneğin olsun, iyi bir takımın yoksa kaybedersin, evet kaybedersin”. Hiç takım olamadık, takım olmaktan korktuk. İzlemeyi tercih ettik. Böylesi hep daha güzel oldu. Yığınlar hareket ederse ettik ama sonra tekrar kabuğumuza çekildik. Bir olunca tarih yazmayı öğrendik ama karşımızdakine “The end” diyemedik. Evet, kaybederiz; örgütlenmeyi, takım olmayı bilemedikçe kaybederiz. Tribünlerden izlemeye devam ederiz hayatı, tıpkı futbol gibi. Ama eğer bir gün aynı ayakkabıyı giyme iradesini gösterip takım olabilirsek, attığımız golün sevincini 90 dakika değil bir ömür yaşarız.

 

Vedat Altun

Türkiye’de Kaç Büyük Takım Vardır? | Baran Doğan

Bu soruya nasıl cevap verirsiniz?

 

Kimileri beş diyebilir. 2010 yılında Bursaspor şampiyon olduğu için “büyük” sayısını beşe çıkaranlar vardır muhtemelen. “Bursaspor, o günden beri bir büyük takım havasında mıdır?” sorusu da cevaplandırılmayı beklemektedir.

 

Zirve noktasında geriye düşmeye başlayabiliriz. “Dört büyükler” düşüncesi oldukça yaygın kabul görmektedir. Basın yayın kuruluşlarının söylemlerinde bu düşünce hâkimdir; Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor Türkiye’nin dört büyük takımıdır çoğunluğa göre. Fikirlerimizi sona saklayıp devam edelim.

 

Aynı basın yayın kuruluşlarının bazı muhabirleri, bazı köşe yazarları ve bazı Anadolu takımı futbolcuları bazen ağızlarından “üç büyükler” diye bir tabir çıkarırlar. Trabzonspor’u dışarıda bırakan bir söylemdir bu. Gerçekçi ama kullanılması biraz ayıp kaçan bir tabirdir. Üçten önce iki sayısı geliyor. Az sayıda da olsa “iki büyükler” düşüncesine sahip olduğunu bildiğimiz insanlar var. Bu dergiyi yayına hazırlayanlar ve derginin okuyucuları arasında bile, sanıyoruz, epeyce bir sayıda böyle düşünen insan var. Bu kişiler ezici bir çoğunlukla Beşiktaşlı. Bunlar elbette takımlarını çok büyük ve değerli görüyorlar ama diğer iki takımla eşit şartlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Bu eşitliksizlik alenen değil de dolaylı yoldan yapılıyor diye düşünüyorlar. Bilemiyoruz, alenen yapıldığını düşünenler de vardır belki. Burada büyük takımdan kastedilen şeyin ne olduğunu aşağı yukarı herkes anlıyor. Bir değer atfetmekten ziyade birileri tarafından, çeşitli sebeplerden dolayı ve de çeşit çeşit yollarla avantajlı hale getirilen takımları kastediyoruz.

 

Bir Trabzonsporlu için neredeyse dünyada takımından daha değerli bir şey olmayabilir. Bütün dünyanın birleşip Trabzonspor’a karşı olduğunu, bunun için gizli örgütler falan kurduğunu da düşünebilir. Bir Beşiktaşlı için de takımı, bir futbol takımdan çok öte bir anlam ifade edebilir. Başarılı olması için takımının, Fenerbahçe ve Galatasaray’dan iki kat fazla çaba sarf etmesi gerektiğini düşünebilir. Ancak bir Fenerbahçeli veya Galatasaraylının belli maçlar veya dönemler haricinde “mağdur” olduklarını, kendilerine karşı kumpas kurulduğunu düşündükleri pek görülmemiştir…

 

Elimizde “iki büyük takım” düşüncesini destekleyen istatistikler de mevcuttur. Trabzonspor 1974-75 sezonunda birinci lige çıkmıştır. 41 senedir birinci ligdedir ve şampiyonluk mücadelesi vermektedir. O tarihte Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş da şampiyonluk mücadelesi vermekteydiler ve bunlardan hiçbiri Trabzonspor birinci lige çıktı diye mücadelelerinden vazgeçmemişlerdir. Yani sözün özü, 41 yıldır bu dört takım şampiyonluk mücadelesi vermektedir. Bu arada, bize göre Bursasporlular bırakın şampiyonluk mücadelesi vermeyi düşünmeyi, hala şampiyon olduklarına bile inanamamaktadırlar: “Nasıl olur?”

 

Peki, “sondan iki” büyük takım olan Beşiktaş ve Trabzonspor’un baş başa şampiyonluk mücadelesi verdiği sezon sayısı sizce kaçtır?

 

İki (rakamla 2)…

 

1981-82 sezonunda Beşiktaş 44 puanla (iki puanlı sistem var) şampiyon olurken, 43 puanlı Trabzonspor ikinci oluyor. Hemen arkalarından 41 puanla yine Fenerbahçe stepneye yatmış bu arada. Yaşımız yetmediği için o sene ne oldu da böyle bir şey ortaya çıktı, bilemiyoruz.

 

Diğer sezon ise 1994-95 sezonu; Daum’un Beşiktaş’ta şampiyonluk yaşadığı sezon. 79 puanlı şampiyonun ardından 76 puanlı ikinci geliyor. Neyse ki zirve yarışında baş başalar. 69 puanlı üçüncü Galatasaray’ın bu iki takıma elleşmesi mümkün olmamış. Bu sezonu yaşımız gereği hatırlıyoruz. Şota gibi olağanüstü bir futbolcu vardı Trabzonspor’da.

 

Öyle ya da böyle…

 

İddiamız net: Türkiye’de Fenerbahçe, Galatasaray dayatması vardır. Bu dayatma örtülüdür ama çeşitli araçlarla desteklenmektedir. Bu dayatmanın olduğu yerde başka bir takımı tutmak başlı başına bir değer ifade eder ve tuttuğunuz bu başka takımın başarılı olması da bu yüzden iki kat fazla değerlidir.

 

Hababam Sınıfı Uyanıyor’da (1977) bir sahne vardır. Fenerli Hababam maça kaçar, dönüşte her zamanki gibi Mahmut Hoca onları merdivende beklemektedir. Şaban bombayı patlatır: “Biz zaten hayatta iki şeyden çekiyoruz. Bir Mahmut Hoca bir de Trabzonspor!”

 

Herkesin birbirinden çektiği bir futbol ortamına kavuşmak dileğiyle, ilk sayısında Beleştepe Dergisi’nin okurlarını selamlıyorum…

 

Baran Doğan

 

Senin yüreğin ‘Vatan’dır şimdi. (Vatan Budak) | İlke Şimşek

  1. 07. 2015… O gün orada değildim ama o ateşte yandım kül oldum…

 

Vatan ailesinin Fırat’ı, kocaman kara gözlü çocuk, asi, dik başlı çocuk. Ve en çok da bir Beşiktaş sevdalısı. Öyle bir sevda ki; her defasında eylemlerde, mitinglerde ekip Çarşı grubuyla katılıyordu. Vatan büyümüştü, Beşiktaş sevdasının yanına anarşizmi katıp yürümeye başlamıştı. O kadar emin adımlarla yürüyordu ki, bir gün her şeyin değişeceğine inanıyordu. Onun inancı etrafındaki herkesi inanılmaz etkiliyordu. Kobane’ye gideceğini duyduğumuz an refleksle “Gitmemelisin” dedim. Onun bana söylediği şey şuydu:

“Ben gitmesem, sen gitmesen o insanlara kim yardım edecek?”

O an ben gidemediğim için utandım. Daha bizim için küçük olan Vatan’ımızın büyüdüğüne şahit oldum o an. Öyle büyümüş ki hiç görmediği, bir kez bile göz göze gelmediği insanlar için, ne olursa olsun orada olmalıyım dedi ve gitti…
Ne yazarsam yazayım hep eksik, hep yarım. Şimdi bir yerlerde bizi izliyor, bizimle sevinip bizimle üzülüyor, Beşiktaş maçlarını bizimle beraber izliyor buna inanıyorum…          Vatan ve onun yol arkadaşları olan 33 güzel insanı unutmadık, unutturmayacağız!

İlke Şimşek

Haticem… (Hatice Ezgi Sadet) | Özge Sadet

Haticem,

Sana seslenmeyeli sanki binlerce yıl geçti ve sanki dün gibi… Seni anlatan bir yazı yazacaktım ama bunu içinde sen olmadan nasıl anlatabilirdim ki…

Bazen gözlerimi kapadığımda senin yüzünü düşünüyorum. Bir anı düşüyor aklıma; 2013 ilkbaharında sen üniversiteye hazırlanırken seninle ilk maça gidişimizi hatırlıyorum ve Şairler Parkı’nda beni beklemenizi… Gözlerindeki heyecan sanki dün gibi aklımda.

Ben kardeşim, Beşiktaşlı olmayı senden öğrendim. Beşiktaş’ın Halkın Takımı olduğunu; haksızlığın, adaletsizliğin karşısında olduğunu senden öğrendim.

Sana son maç için söz vermiştim ve maç biletlerinin çıktığı gün Kapalı Alt’tan aldık biletlerimizi. İnönü Stadı’nı son kez, stadın en güzel yerlerinden birinde izleyecektik. Beşiktaş’ta durup dururken bir gaz saldırısının içinde kaldık, hayatımızın ilk biber gazını orada yedik. Hani bazen çekilmemiş fotoğraflar vardır ya; işte o gaz bulutunun içinden koşmanı, yanan gözlerini minik parmaklarınla ovuşturmanı ve stadın önünde bekleyen polisi alkışlarınla protesto etmeni hatırlıyorum… İşte o zaman ben senin cesaretini gözlerinde gördüm.

İnönü’yü seninle beraber kapattık; şarkılarla, marşlarla, bazen biber gazından, bazen de duygudan ağladık. Beraber kızdık, tepki gösterdik Beleştepe’de maçı izleyen taraftarı polisin kovalamasını.

Şimdi Haticem, geriye kalan birkaç fotoğraf stadın etrafında çektiğimiz, birkaç atkı, bir iki forma, hırka her aldığında poşetini bile özenle sakladığın, İnönü’nün koltuğu dışarıda fotoğrafını çektiğim ve bir de yarım yamalak anlatabildiğim anılar…

Seni Beşiktaş atkıları ile uğurladık. Hani bahsettiğin “Abla birden çok tribün var, mesela Halkın Takımı, Beleştepe, Son Barikat gibi…” diye anlattıklarınla uğurladık.

Bu şampiyonluk senin için dedik, senin için gittim yeni stada, senin için bağırdım, senin yerine heyecanlandım ve sevindim. Bu şampiyonluk senin için olsun dedim. Keşke orada seninle olmayı ne kadar istediğimi, bir sesini duymayı ne kadar özlediğimi anlatacak bir kelime olsa dünya dillerinde.

Sen Ezgim, bitmeyecek şarkım, “Karanlığın ardından güneş doğacak, şarkılar söyleyecek o gün çocuklar” dedin, “Yarınlar bugünden güzel olacak” diye inandın ve çıktın savaştan yorgun çocukların gülümsemesi için Suruç yollarına… Gözlerinin yaşarmasına kıyamadığımız, rüzgâr gelmesin diye çaktırmadan arkasında durduğumuz, gözümüzden sakındığımız kardeşlerimizi, kokusuna hasret kaldığımız annelerimizi, babalarımızı katlettiler. Şimdi biz adaletin kalan kırıntılarını arıyoruz senin ve tüm 33 düş yolcusu için. Adaletin bir gün herkese lazım olacağını biliyoruz ve bu sebepten Suruç için adalet, herkes için adalet arıyor…

Özge Sadet

Hem Gol Hem Penaltı | Doğan Dikdere

Eğer futbol ile edebiyatın yolu bir yerde kesişiyorsa spor yazarınınki de edebiyat eleştirmeni ile kesişecektir. Necati Cumalı yıllar önce yazmıştı: “Gerçekte, spor yazarı da, sanat eleştirmecisi de davranışlarında aynı ölçülerle hareket ederler. Her ikisinin de yazdıklarında nesnel (objektif) davranmak ellerinden gelmeyen bir tutumdur. Duygularına bağlı kalmaktan kurtulamazlar. Biri kulüp, oyuncu tutar; öbürü yazar kayırır.” (Vatan, 1957)

Futbol, eylemler, iş güç, trafik, darbe, dikta, stres, SGK, metrobüs, gelir vergisi, ofsayt, transfer, pankart derken dergi sayfalarının içinde bulduk kendimizi. Şampiyonluğun keyfinden olsa gerek. Passolig-ebilet, şifreli kanallar, 5 hakem ve çizgi teknolojisi dayatılırken nasıl edebiyat yapacağımı bulmaya çalışıyorum.

Mahallenin çocuklarını basketbola özendiriyorum boyları uzasın diye ama onlar gazozuna futbol maçı yapmayı tercih ediyorlar otobanın kenarındaki çimlerde. Mahallenin abisi olarak gazozu hep ben alıyorum; çünkü veletlerin hepsi bi takımda, ben ise hem kaleci hem oyuncu oluyorum maçta. Bizim zamanımızda mahallenin abisinin yenilmesi söz konusu değildi, neyse ki aştık bu problemleri.

“Semt bizim aşk bizim” diyorum, ay sonuna yaklaştıkça “rant kimindi?” diye soruyorum. Tekele yine zam gelmiş, gel de içme.

Edebiyat diyorduk; futbolun edebiyatı. Futbolcu kayırmalar, eyyamcı hakem, tüpçü federasyon, menajerlere yedirilen paralar, milli takımın “hak etmediği” primler… Hepsi aslında dibe vurmuşluğumuz. Bunlara inat güzellikler de var elbet; tribünde, sokakta sevdasını şarkılara, marşlara dökmüş, takımının formasıyla başı dik gezen taraftar ve hak arama mücadelesindeki o güzel insanlar.

“Maç başladı
Seyirciler oyun peşinde
Oyuncular top peşinde
Maç bitti
Taş, minder, şişe
Tekme, tokat, kroşe
Seyircisi, oyuncusu
Hepsi hakemin peşinde.”
(Ümit Yaşar Oğuzcan – Taşlamalar, 1966)

Bütün o laf kalabalıklarının, sloganların, marşların, ezber edilmiş her şeyin üstünde duran tek bir gerçeklik, tek bir yoldaşlık var… Kendi hayatını bir fikrin bizatihi kendisi kılan, yüreğinde Beleştepe’yi taşıyanlarımız var…

Futbolun, sporun ne olduğunu biliyoruz, Baba Hakkı’ları, Atom Karınca Rıza’ları biliyoruz. Eski açığın sesini kapalıya, yeni açığın sesini beleştepeye teyelleyen şeyin ne olduğunu biliyoruz. Mekânın bir belleği, zamanın bir mânası, bizim bir tarihimiz var; bunları biliyoruz.

“Çok sevdik be abi!”

 

Doğan Dikdere

 

Tarih Yanılanların Soyunma Odasıdır | Emre Tuncal

Tarih benim için benim adımı söyleyebildiğim günlerde başladı. Benden önce nereyi fethettiler, kim hangi savaşı kazandı inanın umurumda değildi. Çünkü ben yokken, hiçbir şey yoktu benim için. Bu kadar lafın üzerine bencil biri olduğumu düşünmek gerek. Herkes kadar öyleyim.
Tarih sanırım 1989, top oynamayı hiç sevmiyorum. Futbol bana göre değildi, yani izlemesi iyi de oynaması çok fenaydı. Mahallede çocuk yerine konmuyorum, ileride mahallede adam yerine konmamama da değineceğim. Biraz sosyalleşmek adına maçlara girmeye çalıştım, o zamanlar sosyalleşmenin ne demek olduğu bilmiyorum, cümle içinde de kullanmazdım.
Yedek beklediğim günlerin ardından bir maça sonradan alınmış, saniyeler geçmeden bir iki sene önce kırdığım bacağımın üzerine düşmüştüm. Çok canım acıdı, hemen eve getirdiler, kırık olmadığını anlayınca önce annemden, sonra da babamdan dayak yedim. Bu benim mahallede iyice rezil olmam demekti, topa bile vuramadan düşmüştüm. Tarih düşenleri yazmaz, fakat burada tarih umurumda değil, ben unutmadım o düşüşü.
İlkokul sonlarına kadar hiçbir maçta oynamadım, zaten oynatmazlardı, en fazla izledim. Abimler futbol delisiydi çoğumuz gibi. Bir akşam TV’de “Süper Frikik” gibi ismi olan bir programda Sergen’in hareketleri hoşuma gitmişti, ertesi gün kesinlikle bir maça girip aynısını yapacaktım. Şafak diye bir arkadaşım vardı, teneffüste ona oynamak istediğimi söyledim. Hiç oynamadığım için hemen oyuna almadılar, kenarda bekledim. İlk teneffüs öyle geçti. 2. teneffüs Şafak “Yerime oyuna gir” dedi. Bu arada Şafak ilkokuldan sonra denizde boğularak ölmüştü, bunu 10 sene sonra öğrendim. O çocuk kaldı biz büyüdük, iyi bok yedik.
Rahmetlinin yerine oyuna girip, o hareketi yaptım. Topun üstüne basıp sağa çekip ayak içiyle çalım attım. Dünyanın en eski okulunda, Misak-i Milli’de, arka bahçede benim için hayat durdu, hayatımın ilk çalımını attım. Sanırım bundan sonra çalım atamayacağım hiçbir defans yoktu. Valla o gazla sürekli çalıma giren, her maça koşan, her maçta yardıran tip oldum.
Ben oynadıkça büyüdük, büyüdükçe arkadaşlar oynamaz oldu, herkes bir kızın peşine düştü. Yavaş yavaş tek derdi futbol olanlar kendi aramızda kümelendik. Lisede herkesin biralarla toplandığı ortamda ben Okocha’nın, Moldovan’ın gidişine; onlar Hatice’nin, Nermin’in gidişine içti. Biliyorum anlatım bozukluğu var, fakat düzgün anlatsam böyle ifade edemem.
Tam bir kızdan hoşlanır gibi oldum, o da benden hoşlanır gibi oldu. Fakat bazı şeyler ters gitti. Karşı apartmanın 3. katındaki kız Gülten, akşam kafasını demirlere koymuş bana bakıyordu. Sokak lambası patladığı için el salladığımı görmedi sanırım. Ben de ona bakmaya başladım, 1 saat bakıştık. Sonra Gülten’e bir şey oldu, bayılıp düştü. Aşağı nasıl indim, nasıl 3 kat yukarı çıktım bilmiyorum. Kapıyı Gülten açtı, sarı saçları parlıyordu. “İyisin çok şükür!” dedim, omuzlarından tutup salladım. “Bırak be manyak” dedi kapıyı kapadı. Eve geçtim, balkona oturdum ve Gültenlerin balkon ışığı yandı, annesi yerdeki viledayı kaldırıp tekrar balkon demirlerine bıraktı. Bir saat viledaya bakıp hayal kurmuşum, yalan yok ereksiyon filan da olundu. O günden beri karşı cins yelpazem hayli geniştir.
Her gün çalım manyağı yaptığım arkadaşlarımın o yaz aylarında sırayla Gülten’le sevgili olduğunu görünce öyle pek de çalım atmanın bir boka yaramadığını anladım. Aklımla pipim yer değiştiği zaman diliminden sonra ne topa vurmak, ne çalım atmak, ne gol atmak… Ne bileyim total futbol, estetik futbol beni sarmaz oldu, her şey düz, her şey kazanan odaklı olmalıydı. Kazandım, makineleştim, kaybettim.

Emre Tuncal